Malum "12 Eylül" günleriydi. Ankara'nın kasvetli havasından kurtulmak için kendimizi zaman zaman dışarıya attığımız günler...
Deniz Baykal, Teoman Erel, İsmet Solak, Beşer Baydar, Nail Gürman, Mustafa Ekmekçi ve bazı dostlarla birlikte Hirfanlı baraj gölü kenarında piknik yapıyoruz. Şereflikoçhisar'dan partili arkadaşlar da var. (Eski CHP'liler. Parti kapatılmıştı.) Henüz yiyip içmeye başlamamıştık. "Ekmekçi" topluluktan sessizce ayrılıp göl kıyısında ağır ağır yürüyerek bizlerden uzaklaşmaya başladı. "Nereye gidiyorsun Ekmekçi?" diye seslenenlere aldırış etmeden yürüdü gitti. Gözden kaybolmamıştı. Baktık "Ekmekçi" soyunuyor. Anlaşılan göle girecek. İyi de, neden bu kadar öteye gitti? Ben dedim ki "o donunu da çıkaracaktır"; dediğim gibi Ekmekçi anadan doğma soyundu ve kendini göle attı. Epey eğlenmiştik. Bir süre yüzdükten sonra gölden çıkıp kuma uzanıp yattı. Sanıyorum kurumaya çalışırken çocukluğunu da yaşıyordu.
* * *
Yıl 1985 ya da 86... Parti toplantısı için gittiğimiz Marmaris'te bir otel odasında birlikte kalıyoruz. Saat sabahın körü. Bir kıpırtıyla uyandım. Ekmekçi, odanın içinde dolaşıp duruyor. Saate baktım çok erken. Benim uyandığımdan haberi yok. Düşünceli bir hali var; gözlerini kırpa kırpa dışarıya bakıyor.
"Günaydın ağabey" dedim. İrkilir gibi oldu.
"Amaan be kafamı karıştırdın yatsana sen" diye çıkıştı.
Anladım ki o gün yazacağı yazının "çatısını" kuruyor. Hiç sesimi çıkarmadan yorganı başıma çekip uyumaya çalıştım. O günden sonra "yazı" günlerinde onu aramamaya hep özen göstermişimdir.
* * *
11 Eylül 1980 gecesi. Israrla çalan telefonun sesiyle uyandım. Saate baktım sabahın üçü. Telefonu açtım. Arayan Ekmekçi.
"Kalksana oğlum ne uyuyorsun darbe oldu" dedi.
Hala zamansız bir telefon sesiyle uyansam karşıdan Ekmekçi'nin sesini duyacağım duygusuna kapılırım.
Ekmekçi, bilindiği gibi kendine özgü üslubuyla, farklı bir yazardı. Fakat asıl önemlisi, okurlarıyla olan diyaloğuydu.
Telefon çalar, Ekmekçi...
"Baksana, sen Amasya'dan emekli öğretmen ya da Cumhuriyet okuru.... tanıyor musun?"
"Tanımıyorum."
"Bak biz evdeyiz atla gel, sizi tanıştırmak istiyorum."
"Nasıl geleyim işim var. Şimdi gelemem."
Hiç kırılmaz "Peki tamam, bak sana selamı var" der telefonu kapatırdı.
Ne zaman evlerine gitsek o küçücük yuvada ve çalışma odasında mutlaka bir dostu, bir okuru olurdu. Onları ağırlamaktan büyük zevk duyardı. Ankara'ya gelen bir okuru ona telefon etse ilk sözü "sen nerdesin" diye sormak olurdu.
"Ankara'dayım."
"Bak ben evdeyim, haydi kalk gel konuşuruz."
"Yok, sizi rahatsız etmeyim."
"Olur mu, gel gel, sonra beraber çıkarız."
Sanki 40 yıllık dostlar. Adam kalkar gelirdi. Hele o 12 Mart ve 12 Eylül günlerinin dertli insanlarıyla ne çok ilgilenirdi. Ne yazık ki onları yatıracak, fazladan bir tek odaları yoktu. Olsaydı hiç kuşkusuz yatıya da bırakırdı.
Evlerinde çok insan tanıdık. Bazen bir İlhan Selçuk, Aziz Nesin, Sadun Aren, Işık Yenersu, Muzaffer Saraç... bazen bir işçi, bir öğretmen, bir politikacı, bazen bir büyükelçi. Ama hepsinin ortak yanı solcu ve Cumhuriyet okuru olmalarıydı.
* * *
Bir gün telefon etti.
"Bizim ev bitmiş, bahçeye bir şeyler ekmemiz gerekiyor. İşin yoksa gidip bir bakabilir miyiz?"
"Tamam geliyorum."
Benim bildiğim Ankara yakınlarında, yapımı on-on beş yıldır devam eden Çayyolu'nda bir evleri var. Kuraları çekilmeden önce bir iki kez daha ailece gitmiştik. 50-60 haneli bahçeli evler.
Siteye girişte "hangisi" diye sordum, baktım bilmiyor gibi bir hali var.
"Şu sokağa bir girelim bizimki köşe başında olacaktı" dedi.
Köşe başına kadar gittik. Sonra, baktı baktı.
"Yok bu değildi galiba."
Biz döndük başka bir köşe başına. Baktı, o da değil. Artık biraz takılmaya başladım. "Yahu daha evinin yolunu bilmiyorsun, millete her gün akıl veriyorun" diye. Neyse sora sora evlerini bulduk. Yıllardır ne sıkıntılarla yaptırdıkları bahçeli evlerini. Maldan mülkten uzak bir insan olduğu için doğrusu hiç de yadırgamamıştım.
* * *
Konya Hadim'de (Ekmekçi'nin memleketi) temel atma töreni var. Erdal İnönü ile birlikte helikopterle oraya gideceğiz.
Erdal Bey dedi ki; "Ekmekçi'yi de alalım."
Doğrusu ben hiç beklemiyordum. Ekmekçi'yi çok sevdiğini bilirdim de, dört beş kişilik bir helikopter. "Genel Başkanla gitmek isteyen parti yöneticileri de olur" diye düşündüm; ama itiraz etmeden Ekmekçi'ye haber verdim. Dilinden düşürmediği memleketine gideceğiz. Hemen geldi, kalkıp gittik.
Tören alanındayız. Konuşmalar gösteriler derken, zaman epey ilerledi. Yemekten hemen sonra dönmek istiyoruz. Çünkü helikopter "görerek" uçuyor. Yol arkadaşlarımıza yemekte söylerim diye düşünüyorum.
Yemekteyiz, Ekmekçi yok. Biraz sorup soruşturdular, bulamadılar. Küçücük yer, memleketi, kaybolacak değil ya. Neyse, yemekler yendi. Ağır ağır stadyuma helikoptere gidiyoruz. Bir taraftan da Ekmekçi'yi arıyoruz. Herkes bizim kalkmamızı bekliyor, biz de Ekmekçi'yi.... Aradılar bulamadılar. Hava kararacak diye pilotlar tedirgin, bizi sıkıştırıyorlar.
Erdal Bey'e diyorlar ki "Efendim siz gidin biz Ekmekçi'yi göndeririz." Erdal Bey "olmaz Ekmekçi'yi bırakamam" diyor.
Yaşlı bir adam seslendi.
"O ablasına gitmiştir." (Ablasının hayatında çok önemli bir yeri vardı)
"Doğru doğru..." diye tasdik etti kalabalıktakiler. Hemen Ekmekçi'yi aldırıp havalandık. Ben Erdal Bey'in tavrını anlattıkça kikir kikir güler, keyiften dört köşe olurdu.
Zaman ayarı biraz yoktu.