Ülkeye döner dönmez öğrenip üzüldüm: Cumhuriyet' in renkli yazarı Mustafa Ekmekçi ölmüş. Aksini asla düşünmediğim halde yine de sormadan edemedim: Dini tören yapılmaması için bir vasiyeti var mıydı acaba? Yokmuş, o sebeple, cenazesi Maltepe Camisi'nde kılınan namazdan sonra toprağa verilmiş.
Süleyman Demirel'den önce başbakan ve cumhurbaşkanlarının gezileri yazarları bir araya getiren önemli vesilelerdi. Bir kaçında beraber bulunduğumuz Mustafa Ekmekçi'yi oralarda tanıma fırsatı bulmuştum. Bir halk çocuğuydu, içinden çıktığı insanları basında temsil ediyordu. İddiasızlığı kendisine şiar edinmişti. Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarıyla ilgili tespitlerimde ona çok şey borçluyum.
Yanlış anlamayın, o, yol arkadaşlarıyla ilgili hiçbir şey anlatmadı bana; benim bütün yaptığım, onu ve sütununu okuyarak içinde bulunduğu câmia hakkında elde ettiğim ipuçlarından iz sürmekti. O yöntemle pek çok şey öğrendim Cumhuriyet hakkında.
Bir keresinde, "Şahane karşılaşma" başlığını uygun gördüğü bir yazısında, benimle uçakta karşılaştığını anlatmıştı. Ankara'dan gazetemizin imtiyaz sahibi Alaeddin Kaya ile İstanbul'a Turgut Özal'ın cenaze törenine gidiyorduk. Mustafa Ekmekçi, Alaeddin Kaya'yı Yalçın Özer sanmış, onun da "Yeni Türkiye" gazetesinin yazarı olduğunu yazmıştı. Bir keresinde, beni Ankara'daki evime kadar bırakan Ekmekçi'ye göre, biz, Ankara'daki törene katılmış, İstanbul'a, evlerimize dönmekteydik.
Bir yazıda bu kadar hata, bana, "Acaba ihtiyarlıktan mı?" sorusunu sordurmuş, ardından Cumhuriyet' in önde gelen yazarlarının doğum tarihleri üzerinde yaptığım araştırma şu tabloyu karşıma çıkartmıştı: "İlhan Selçuk 1925, Melih Cevdet Anday 1915 doğumlu. Şimdi Milliyet kadrosunda olan, ama Cumhuriyet özlemini yazılarında gizlemeyen Oktay Akbal'ın doğum tarihi 1923… Mustafa Ekmekçi de bu kadroyu uygun yaşta; Konya/Hadım'da (Hadim'de- M.A.) 1924 yılında dünyaya gelmiş. 1921 doğumlu Mehmet (Mehmed- M.A.) Kemal bu grubun en yaşlısıydı." Bu araştırmaya göre, Mustafa Ekmekçi, bazı kalem arkadaşlarının bugünlerde yazdığı gibi 70 yaşında değildi, 73 yaşını sürdürmekteydi vefat ettiğinde.
"Şahane karşılaşma" dediği uçaktaki ayaküzeri görüşmemizde, cenaze törenine katıldığımız Turgut Özal için, "Siz ağlıyorsunuz, biz ise gülüyoruz." demişti doğru sözlü Mustafa Ekmekçi. Kendisine, "Uğur Mumcu öldüğünde sizinle birlikte bizim de üzüldüğümüzü unutmayın" cevabını vermiştim. O arada, bana, bir ağabeyinin Yargıtay'dan emekli olduğunu, ailesinin diğer fertlerinin dindar insanlardan oluştuğunu da anlatmıştı.
Beni kalemine doladığı bir ikinci yazısı da, yakın bir dostuyla televizyon karşılaşmamızdan sonra çıkmıştı Cumhuriyet' te. Benim, beş çocuğum olduğunu söylediğimi, oysa bilenlere sorduktan sonra gerçeği öğrendiğini yazıyordu. Gerçek şuydu ona göre: Dini inançları politikaya alet ederek iktidara gelmeyi amaçlayan kişi, üniversitelerde de okusa, dünyanın en karanlık kafasını taşır. Gazetecisi, yazarı da öyledir. Herifçioğlunun sekiz çocuğu var, televizyonda kimse sormadan, —Beş çocuğum var! diyor. Üçünü söylemiyor. Yaşı da kırk beşi bile bulmamış. Bir kurcalayayım dedim, bilenlere sordum: Aaa, beş değil, sekiz çocuk, üçü de kız. Kız diye çocuklarını saklayan kişi, ne tür bir kişidir? Doğum denetimine de, nüfus planlamasına da karşıdır. Müslümanlara karşı olanların, Hıristiyanların bunu ortaya attıklarını söyler. Yalan söyler, yalan yazar! (Mustafa Ekmekçi, 15 Ocak 1995)
Besbelli birisi işletmişti Ekmekçi'yi, o da her zamanki çalakalem haliyle, ilk duyduğunu sütununa taşımaktan geri durmamıştı. Bizim, kız çocuklarımıza en az erkekler kadar önem veren, sevgi gösteren insanlar olduğumuzu sahiden bilmeyecek kadar gözleri kapalı biri miydi Mustafa Ekmekçi? Hiç öğrenemedim. Kendi kızlarını sevdiğini ise ikide bir anardı sütununda.
Cumhuriyet Ailesi'nde çok yaygın olan "imaj" merakını kişiliğinde en açık biçimde dışa vuran oydu. Başında kasketi, kravatsız üstten düğmeli gömleği ile birleşen kavruk yüzü, okurları için bir kimlik kartı yerine geçerdi. Ona bakıp öteki Cumhuriyet yazarlarında da aynı merakı farketmiştim. Kimi yakasız gömlekle, kimi renkli ceketle, kimi kuva-yı milliye yeleği adını verdiği yelekle dolaşıyordu. Bu "imaj" merakı sayesinde en ünlüleri, sadece kendi fikrindekilerin düzenlediği ve başka görüşlere asla yer verilmeyen toplantılarda konuşuyor; ama "en ciddi düşünür" olma iddiasını sürdürebiliyordu.
Ekmekçi'nin "imaj" ını pekiştiren iki devamlı konusu vardı: Köy Enstitüleri ve domuz eti.
Kendisi köy enstitülerinde okumuştu belki de; bu okullara merak sardığı ise kesindi. Okurları arasında enstitü çıkışlıların hiç de azımsanmayacak sayıda olduğunu keşfetmişti. DYP-SHP hükümeti kurulup da Erdal İnönü başbakan yardımcısı sıfatıyla ilk basın toplantısı yaptığında, en önde oturan Ekmekçi, hiç münasebeti yokken elini kaldırıp, "Köy Enstitülerini yeniden açmayı düşünüyor musunuz?" diye sormuştu. Bütün salonu güldüreceğine aldırmadan.
Kendisi yer miydi, yerse sever miydi bilmiyorum; ama her on yazısında bir domuz etine değinmeden edemezdi. Bu yolla, din konusundaki tavrını o tür okurlara aktarmış oluyordu sanıyorum; o tiplerle bir tür "domuzseverler" kulübü oluşturmuştu. Acaba mahremiyetini paylaşanlarla beraberken, domuzseverleri kafaya aldığı oluyor muydu? Oluyorduysa hiç şaşmam. Tıpkı dini törenle ilgili vasiyeti olmadığını öğrendiğimde şaşmadığım gibi.
Ölümünden sonra çok seveni olduğu anlaşıldı. Korkulacak biri değildi zaten Mustafa Ekmekçi; yaradılıştan herkesin yardımına koşan biri olduğu anlaşılıyor. Kaybının camiası için küçümsenmeyecek bir boşluk bıraktığına ben de eminim.
Zaman, 26 Mayıs 1997
Kulis