Ankara dışına çıkacağı gün, büroda unuttuğu dosyalarını almak için çok erken saatlerde uğradığı gazetenin bürosunda kapıyı çalıp Şerife Hanım'ın "Kim o?" sorusuna "Ekmekçi" yanıtını vermesi doğal tabii ki... Ama karşı taraftan, "Burası gazete bürosu, ekmek almıyoruz" denilmesi üzerine, "Hay Allah öyle mi?" deyip çekip gitmesini nasıl karşılardınız?
Bürodan çıkacak, ufaktan eşyalarını topluyor. Aklında, taksi durağından araba çağırıp eve gitmek var. O sırada Sofu Tuğrul odaya girip "Ekmekçi, eve gidiyorsan seni de bırakabilirim" diyor. Ekmekçi, "Olur" dedikten sonra bir dakika izin istiyor ve telefona sarılıyor. Aradığı yer, az önce aramayı düşündüğü taksi durağı:
"Haa ben Mustafa Ekmekçi. Araba isteyecektim sizden; ama beni bir arkadaş götürecek. Onun için araba istemekten vazgeçtim."
Kendine özgü gülüşü, konuşması, bakış açısı ve yazı stili, onca yüke ve yaşa rağmen tükenmeden süren gazetecilik hırsı ve azmi... ve ona çok yakışan unutkanlığı... Büroda yarım saat içinde beş kişiye uğrayıp hal hatır sorduktan sonra çıktığında, ardında yanar halde bıraktığı beş sigara, tabii ki ağzındaki sigara hariç...
Onun unutkanlığından en büyük payı sanırım Uğur Mumcu almıştır. Sürekli ve çok sayıdaki ziyaretçileri için odası yetmeyince, bir kısmını komşu odadaki Mumcu'nun odasına yerleştirir, sonra da yalnız onları değil kendi odasındakileri de unutup dışarı çıkardı. Son derece disiplinli çalışan Mumcu çıldırmaz da kim çıldırır bu durumda?
Ya ilk yurtdışı gezilerinde kullandığı, iple bağlı, babadan kalma tahta bavulu... Paris metrosunda kayboluşu, saatler boyunca metrodan yeryüzüne çıkamayışı... Yaya olarak yanlışlıkla Paris otobanına girip buradan kurtulamayışı...
O gün ben işten dönüyorum, o ise işini bitirmiş bürodan çıkıyor.
"Hasan dur bir dakika, sana bir fıkra anlatacağım" dedi.
Durup dururken fıkra nereden çıktı? Ne diyebilirim ki başka, "peki" dedim. Kısa ve çok hoş ama o derecede ağır bir fıkra idi anlattığı. Boş bulunup müthiş bir kahkaha attım.
Ekmekçi, "iyi akşamlar" deyip gitti ki, içime bir kurt düştü. "Mustafa Abi niye anlattı" diye.
Gece uyuyamadım desem yeridir.
Sabah erkenden Mustafa Abi'nin odasına gittim: Günaydın... günaydın!
"Abi ben sana bir terbiyesizlik mi yaptım?"
"Hayır!"
"Saygısızlık mı yaptım?"
"Hayır!"
"Peki öyleyse bu fıkrayı bana niye anlattın?"
"Hangi fıkrayı" diye sormaz mı? Bana anlattığı fıkrayı ilk kez duyuyormuş gibi dinledi ve fıkra bitiminde bastı kahkahayı.
"Hay Allah, sana mı anlatmışım fıkrayı" dedi. "Ben de bütün gece kime anlattım diye düşünüp durdum."
Meğerse o gün bürodan çıkarken bir okur telefonda kendisine anlatmış fıkrayı. O da unutmamak için birisine anlatmak gereksinimi duymuş ve ilk olarak ben karşısına çıkınca da piyango bana vurmuş...
Ölümün erkeni geci olur mu? Tabii ki her ölüm zamansızdır. Yalnız deneyimli ve namuslu bir basın ustasını değil, son derece renkli bir dostu, mütevazı, kıvrak zekalı gerçek bir insanı yitirdik. Aptallaştırılmış, protein fukarası bir toplumda haklı olarak domuz etine takan Mustafa Ağabeyin domuzları ne olacak şimdi? Ya bizler, arkadaşları, dostları, yoldaşları ve okurları... Giderek renkleri yiten ve tımarhaneye dönen bir ortamda, canlı renkleri ve kişiliği ile böyle insanoğlu insanı yitirmenin acısını tanımlamak olası mı?
Bundan böyle başımız sağ olsa ne yazar?
ÇGD/Çağdaş Basın, 21 Mayıs 1997