Gazeteci Mustafa

Atilla Bartınlıoğlu (Gazeteci)

Pek çok gazeteci emekçisini ustası, sevgili ağabeyleri, onları şakalarıyla neşeye boğan Şinasi Nahit Berker'in bir sözü vardır: "Gazeteci olunmaz, doğulur..."  Böyle derdi Şinasi Nahit Ağabeyimiz... Bu sözleri pek çok kişi için söylemişti, ama doğrusu istenirse Şinasi Nahit Usta sanki Mustafa'yı tanımlamıştı...

Mustafa gazeteci doğmuştu. Bir kere daha dünyaya gelirse gene gazeteci olacağını söylerdi.

Şöyle bir düşünürsek Mustafa'nın gazeteci doğduğu kanısına kolayca varmak mümkün. Bir ilk öğretim görevlisi Mustafa, ünlü eğitimci Tonguç'un ordusundan gelen bir nefer... Pekiyi... Gazetecilik nereden gelmiş aklına diyeceksiniz? Aklına gelmemiş Mustafa'nın bu meslek. Aklını almış...

Havaalanında çalışıyor Mustafa o sıralar... Galiba Türk Hava Yolları'nda... Gazeteci arkadaşları var. Haşır neşir Mustafa arkadaşlarıyla... Sadece haşır neşir olsa iyi. Adeta iç içe... Her gün onları arıyor, çok sevdiği telefon apareyini dakikalarca elinden bırakmadan uzun uzun sohbet ediyor... Dahası var... Onlara haberler veriyor çoğu zaman, hem de üstün körü değil, hazır, derlenmiş toparlanmış haberler... Geç teleksin başına -o günlerde en modern iletişim aracı teleks'lerdi- gönder Mustafa'nın yazdırdığı haberi gazeteye, noktası, virgülü tastamam, pişirilip kotarılmış, gazete sütununa sürülecek nitelikte haberler...

Bu böyle giderek sürüyor... Mustafa'ya o sıralarda ne olduğu bir türlü kestirilemeyen Öncü adlı -bu gazete, 27 Mayıs ihtilalini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi'nin 2 no.lu adamı Alparslan Türkeş'in de içinde bulunduğu kişilerce çıkarılıyordu- gazeteden teklif geliyor. Mustafa mutludur. Az-biraz kuşku duyuyor gazetenin durumundan, ama zamanın devrimci olarak bilinen gazetecilerinden gelmektedir teklif. Oktay Ekşi, Altan Öymen, hatta Nilüfer Yalçın vardır gazetenin mutfağında, işin başında... Elbette Hıncal Uluç, ağabeysi Öcal Uluç gibi Albay Fuat Uluç'un -Türkeş'in en yakın arkadaşıdır- oğulları da vardır kadronun içinde...

Ancak ilk isimler Mustafa için bir garantidir. Ve Mustafa Ekmekçi Öncü gazetesinin haber alma bölümünde çalışmağa başlamıştır artık.

Bundan sonra Mustafa için artık hiçbir şey önemli değildir. Sadece haber, sonra gene haber, daha sonra gene haber...

Mustafa'yla ilgili bir anım yukarıda yazılanları bir çırpıda derleyip toparlayacak ve Mustafa'nın "gazeteci doğduğunu" anlatacaktır sizlere...

 

HABERCİ MUSTAFA

Öncü  giderek yerleşiyor, basında yerini alıyordu o sıralar. Gazetenin Haber  Şefi Oktay Ekşi'ydi. Mustafa da haber bölümünde en fazla göze batan muhabiri... Kısa sürede çevre edinmiş, zamanın politikacılarını, ihtilalci subaylarını, üst düzey bürokratlarını adeta büyülemişti. Hemde öyle cafcaflı hareketlerle değil... Sade, telefonun başında, onlarla sohbet ederek, tatlı tatlı öyküler anlatarak... Öyle ki Öncü'nün tüm haber yükünü çeken bir emekçiydi Mustafa...

O günlerden birinde Gazeteciler Cemiyeti'nde beş-altı gazeteci oturmuş sohbet ediyorduk. Sanırım Bekir Çiftçi, Seyfettin Turan, birkaç arkadaş daha. Aramızda Oktay Ekşi de vardı. Bir ara Oktay pirelendi. Oktay'ı iyi tanıyan bir arkadaşıydım. Öncü' nün Haber Şefi bir haberin peşindeydi... Tedirgindi. Rahat oturamıyordu. Bir ara şöyle dedi:

"Yahu bugün çocukların birçoğu izinli... Gazetede kimseler yok sayılır... Üstelik bir önemli iş de vardı... İzlenmesi gerekiyordu..."

Oktay Ekşi bunları söyledikten sonra dayanamamış olacak ki bizi "peşinde olduğu haberi" duyabilmemizin sakıncasına karşın birkaç metre ötede bulunan telefona sarıldı ve gazeteyi aradı. Gazeteden kimin çıktığını bilmiyorum ama, Oktay'ın yüzünün gevşediğini, dudaklarına geniş bir tebessümün oturduğunu gördüm. Şöyle diyordu:

"Tamam... Tamam... Şimdi rahatım... Mustafa ordaymış... Yani istihbarat kadrosunu tamamı iş başında... Başkasına gerek yok..."

Bir başka tatlı olay Mustafa'yla birlikte olduğumuz Sovyetler Birliği gezisinde geçti. Gene Mustafa'nın haberciliğe ne denli tutkun olduğunu ortaya çıkaran bir olaydı bu...

Aramızda Örsan Öymen'in, Emin Karakuş'un, Erol Dallı'nın da bulunduğu oldukça geniş bir gazeteci topluluğunun katıldığı Sovyetler Birliği gezisiydi. Taşkent'e götürülmüştük beraberce. Oradan Moskova'ya dönecektik. Hava son derece iyiydi. Uçağa binildi. Beş saatlik bir yolculuk yapılacaktı.

Yolculuğun ikinci saatinde hava birden bozdu. Öyle ki, değil Moskova'ya inmek, geri dönmek olanağı bile yoktu. Ural Dağları üzerinden geçiyorduk. Kaptan pilot birkaç kez Moskova'yı arayarak bir alana inmek zorunluluğunda olduğumuzu bildirdi. Bizi, o sıralarda yeni oluşmağa başlamış, Urallar'ın eteğinde Togliatti -İtalyan Komünist Partisi liderinin adı verilmişti şehre. Şimdilerde ne adla anılıyor bilemiyorum- adında bir kente indirdiler ve hava koşulları düzelinceye kadar konuk ettiler. Volga adlı büyük bir otelde kalıyorduk. Beş yıldızlı olağanüstü konforlu bir oteldi. Hemen her şey vardı otelde. Dışarıya pek bırakılmıyorduk. Zira yeni kurulan kent nükleer deneylerin yapıldığı bir bölgenin başkenti sayılıyordu ve yasak bölge içindeydi.

Sanıyorum ikinci gündü. İki gündür telefonlara sarılan, ne pahasına olursa olsun gazetesiyle konuşmaya uğraşan -elbette olanaksızdı, zira telefon bağlantıları yapılamıyordu- Mustafa'nın ortadan kaybolduğunu gördüm. Gözlerimle otelin lobisini araştırdım, ama göremedim. Neden sonra yan tarafta küçük bir odanın bulunduğu yerden canhıraş feryatlar duyuldu. Odanın kapısında iriyarı bir Rus bayan -en az 90 kilo vardı- ile iki Sovyet askerin kolları üzerinde çırpınan Mustafa'yı gördük. Çırpınıyor bir şeyler söylemeye çabalıyordu. Elleri üzerinde olduğu kişiler ise Mustafa'ya itiraz eder biçimde bağırıp çağırıyorlardı. Kulağımıza Mustafa'dan gelen feryatlar biraz berraklaşınca kahkahalarla gülmekten kendimizi alamadık. Kollar üzerinde çaresiz kıvranan Mustafa bağırıyordu:

"Teleks... Teleks yahu... Gazeteyi bir arayıp haber geçmeme izin vermiyorlar... Nasıl basın özgürlüğü bu?"

Meğer belirttiğim küçük oda bir teleks odasıymış. Direkt Moskova'yla bağlantı kurulabiliyormuş. Mustafa makineyi görünce başına oturmuş karıştırmaya başlamış ve kızılca kıyamet kopmuş tabii.

 

FRANCOLA MUSTAFA

Ve bizler kara-yağız ufacık tefecik Mustafa'ya "beyaz" bir de isim koymuştuk aramızda... Francola Mustafa... Soyadından ötürü bu lakap konulmuş sanılırdı, ama Mustafa'nın "lakap" babası o sıralarda beş yaşlarında -şimdilerde 28'indedir- bulunan oğlum Mertefe'ydi.

Oğlum efe ile Mustafa pek dosttular. Bizim oğlan Birinci Basın Sitesi'nin hemen karşısında bulunan kreşe giderken Mustafa'ya rastlar, laf ederlermiş... Mustafa, Efe'yle bana devamlı selam yollardı. Zira pek karşılaşamıyorduk sitede... Çalışma saatlerimiz uymuyordu. Bir gün Mertefe kreşten dönmüştü. Bana şöyle dedi:

"Baba hani bir amca var. Şu şey... Ne derler... İşte Mustafa Francola Amca canım..."

Küçük oğlumun kimi anlatmaya çalıştığını anlamıştım. O günden sonra yakın dostları Mustafa'ya "francola" diye takılır oldular... O kara-yağız görünüşünün altında, bir francala unu beyazlığıyla yatan insan sevgisi dolu Mustafa'ya...

 

VE BİR EMEKÇİ Kİ...

Bir basın emekçisinin yüreğindeki ateş kolay sönmez... Bu ateşi hayatı boyunca kor gibi taşıyan bir emekçidir bizim Mustafa...

Bir gün şöyle demişti bana, vetrinlere bakarak dolaşırken Kızılay'da...

Baktığımız vitrinin içinde mitolojinin ünlü Atlas'ının bir tablosu vardı. Ayakkabı vitrini mi, neydi anımsamıyorum tam... Ama tablo çok anlamlıydı. Atlas, dünyayı sırtına almış, yere diz çökmüş olarak taşımaya çalışıyordu. Mustafa uzun uzun tabloya baktı. Gözlerinde bir ışıltı belirdi. Bana dönerek:

"Atilla yahu!  Bu Atlas bir emekçi anlaşılan... Baksana küre-i arzı, tüm emekçiler gibi sırtına yüklemişler..."