Madalyon

Nail Güreli

Yargı bağımsızlığını gerek bu köşede, gerek katıldığımız panel, açık oturum gibi toplantılarda her vesileyle savunageldik; bağımsız yargının ve yargıç güvencesinin önemini vurgulamaya çalıştık.

Yargıya güvenin demekle yargıya güvenilmiyor.

Yargı tam anlamıyla bağımsız olsaydı, "Adalet Bakanı" nın tutuklu bir partilinin cezaevinde "parti görevlisi" olarak ziyareti karşısında hareketsiz kalır mıydı, hatta, o Bakan bu ziyareti gerçekleştirebilir miydi?

Siyaset kurumu demokrasinin kurallarını işletebilseydi, bu cezaevi ziyaretinden sonra o Adalet Bakanı yerinde kalabilir miydi?

Yargı tam anlamıyla bağımsız olsaydı, iki milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin savcılık fezlekesi, hiç de gereği olmadığı halde, Başbakan'ın sümeni altına teslim edilir miydi?

Siyaset kurumu demokrasinin kurallarını işletebilseydi, rejimin yaşamıyla yakından ilgili iki dokunulmazlık dosyası mevhum (gerçekte olmayıp kuruntuya dayanan) bir Anayasa değişikliğinin sonrasına bırakmak gibi bir gerekçeyle örtbas edilebilir miydi?

 

BİR KAPATMA

Parti kapatılması elbet demokrasiye yakışmıyor, hatta demokrasiyle bağdaşmıyor.

Ama demokrasi de kendini araç olarak kullanıp sonra yok edecek güçlere karşı kendini korumak zorunda.

Nasıl korumak zorunda?..

Bağımsız yargı güvencesiyle, demokrasiye sahip çıkacak ve işletecek siyaset kurumu eliyle ve de sivil toplum örgütlerinin gücüyle...

Bunlar olmadı mı, yerli yerinde işlemedi mi, bunalıma sürüklenirsiniz, "çifte standartlar" içinde oradan oraya yalpalar durursunuz, ne yapacağını şaşırıp yanlıştan yanlışa sürüklenirsiniz.

Şimdi aynı bunalım içinde RP'nin kapatılması girişimini herkes kendi meşrebine göre tartışıyor. Yine yargının bağımsızlığı sorunu öne çıkıyor.

Aklımıza takılan birinci nokta: Yargıtay Başsavcılığı, zaten çoğu önceki tarihli olaylara dayanan başvurusunu keşke 28 Şubat'tan (MGK'nın toplantısından) önce yapsaydı.

İkinci nokta: Yassıada davalarından her şeyin unutulup da sadece "bebek ve külot davası"nın kaldığı anımsansaydı da, istismara açık başörtüsü ve imam hatip liselerine girilmeseydi, öteki gerekçeler yetip de artmaz mıydı?

Ve üçüncü nokta: Dava basın toplantısıyla ve o üslupla açıklanmasaydı da, iddianame doğrudan Anayasa Mahkemesi'ne gönderilseydi, daha usulüne uygun olmaz mıydı?

 

BİR PRATİK

"Niye hemen gensorunun ardından?" tartışmalarına biz de hayatın pratiğinden "naçizane" bir yorum getirelim.

Meclis'in o gensoru toplantısında RP'li Devlet Bakanı'nın bir general için "erkekse ortaya çıksın" sözünü duyunca, sizin içiniz de cız etmedi mi, "Aman, askerler bir şey yapmasa" diye çırpınmak gelmedi mi içinizden.

Belki de Cumhuriyet Başsavcısı zamanlama ve üslup yanlışını askerleri "tatmin" için yaptı.

Şimdi demokrasi havarisi kesilenlere de bir çift sözümüz var: Son 14 yılda çoğu sosyalist 13 parti kapatılırken, siyasetçiler demokrasiyi pervasızca yozlaştırırken, siyasal denetim mekanizmaları sadece yolsuzlukları örtmek için kullanılırken nerelerdeydiniz?

 

BİR GAZETECİ

"O salt bir gazeteciydi / Gazeteciliğin emekçisi, gazetecinin onuruydu / Gazeteciliğin dürüstlüğü, gazetecinin ilkeli yüreklisiydi / Gazeteciliğin efendisi, gazetecinin saygınıydı / O mesleğinin örneği idi / Seni unutmayacağız Mustafa Ekmekçi / Nur içinde yat."

Milliyet, 23 Mayıs 1997
Onuncu Ses