Ekmekçi'nin Soruları

Emin Özdemir (Yazar - Öğretim Görevlisi)

Soran, sorgulayan, araştıran bir kişiyse gazeteci, sanırım bu tanım en çok Mustafa Ekmekçi'nin edimiyle örtüşür. Soruların tezgahında dokurdu yazılarını. Yazdıklarına yüzeysel bir bakış bile onun nasıl sorulu bir biçem geliştirdiğini gösterir. Testiyi tek kulpundan tutarken öteki kulpunun varlığını da sorularla duyumsatırdı.

Ekmekçi'yle tanışmamız da onun bir sorusuyla olmuştu. Yıl 1966 Türk Dili'nde TDK imzasıyla kuruma yöneltilen saldırılara karşılık veren savunu yazıları yazıyordum. Baktım TDK kısaltısını kullanmam iyi olmayacak, Kıvanç Demir takma adıyla yazmaya başladım. Kurumda Türkçe'nin özleştirilmesiyle ilgili bir toplantıda konuşmacıydım. Dinleyenlerin arasında Ekmekçi de varmış. Konuşmacıları kutlarken bana "Şu Türk Dili'nde yazan Kıvanç Demir'le bir ilgin var mı? Onun yazılarından birini dinliyormuş gibi oldum" dedi. Kızardım, kekeler gibi "yok mok" dedimse de Ekmekçi'nin yüzündeki gülümseme esintisinden sonra dergide gerçek adımı kullanmaya başladım.

Dil ve yazınsal sorunlara yönelik sorularını değişik kişilere sorardı Ekmekçi. Aldığı tek yanıtla yetinmez, onu başka tanıklıklarla da kanıtlamak isterdi. Yazılarını gece yazdığı için olacak gece yarısına doğru bir telefon gelirse bilirdim ki Ekmekçi'dir. Soruyu  doğrudan  sormadan  önce  "... diyorlar ki"  diye başlar, konuşturur sizi, bir süre sonra da iletişimcilerin "açımlayıcı soru" diye nitelendirdikleri sorusunu yöneltirdi: "...bununla şunu mu diyorsun?" Ardından kendi yorumunu da yapardı. Örneğin gecenin geç vakti aramıştı bir gün. Aşık Veysel'den söz etmiş, şiirlerinin içeriksel farklılığına değinmişti. Ayrımında olmadan ben de konuşmuştum o konuda. Ne söylemiştim? Konuşmanın akışı içinde bilmiyorum... Şu sorusunu anımsıyorum: "Aşık Veysel'i halk ozanlarının son halkası sayabilir miyiz?" Ben birtakım genellemeler yapmıştım: Köyle kent arasındaki ayrımın azaldığını, transistörlü el ve cep radyolarının çoğaldığını, bir ozan kravat takıyorsa, tekerlek şapka giyiyorsa halk ozanı sayılmayacağını söylemiştim. Gevrek kahkahalardan birini patlatmıştı. "Aşık Veysel'i halk ozanı sayabiliriz. Kravat takmıyor bir; tekerlek şapka giyiyor, ama kenarlarını eğip kaskete benzetiyor."

Ekmekçi'nin açımlayıcı ve sağımcı soruları biraz da onun dil duyarlığından geliyordu. Düşünceyi Türkçe'nin toprağında üretirdi. Onun dil duyarlığını inciten ya da kanatan bir sözcük oldu mu karşılık aramaya başlardı. Yine bir gün telefonda "hemşire sözcüğünden kurtuldum, bacı'yı kullanacağım... İyi mi?" "Olmaz" diyecek değildim ya... "Yeni bir sözcüğün yazgısını kişiler değil, dil belirler"  demiştim. Ardından da "bir sözcüğün anlam bağlaması kullanımıyla gerçekleşir" gibisinden açıklamalarda bulunmuştum. "İyi öyleyse" demişti Ekmekçi. "Biz önerelim de kararı dil versin. O haksızlık yapmaz."

Bir tür sorulu biçem yarattı Ekmekçi. Geleneksel köşe yazarlığının dışına çıkan, özgün ve kendindenliği olan yazılar yazmasında sorulayıcı ya da sorgulayıcı söyleminin büyük payı var. Kimi soruları doğrudan değil, dolaylıydı. Bunun için de okurun kafasındaki kimi sorulara yanıt getirirken, kimi sorular da uyandırırdı. Yazılarının sıcaklığı da buradan gelirdi işte...