Mustafa Ekmekçi Adında Birisi

Talip Apaydın (Eğitimci-Yazar)

Benim tanıdığım en ilginç insanlardan birisiydi Mustafa Ekmekçi. Bir yanı köylü, saf, içi dışı bir, saklısı gizlisi olmayan, güven veren birisi. Öbür yanı hiç olmayacak kadar gergin, rahat, en gergin havayı bile gırgıra alıp yumuşatan, işi yürüten bir gazeteci...

Beni çok şaşırtırdı.

İlk tanıştığımız günü unutamam. Amasya'da çalışırken hiçbir ciddi neden yokken bakanlık emrine alınmıştım. Bunalımda idim, ne yapacağımı bilemez durumda idim. Çok doğal karşıladı, alıştık bunlara dedi. Yaparız birşeyler... Ne yapacaktı, merak ediyordum. Bir eli telefonda, sağla solla konuşup duruyordu. Başka sorunları araştırıyordu, anlıyordum. Benim durumumla pek ilgilenmemiş gibi bir duyguya kapılmıştım. Öyle ya, yalnız ben değildim ki, her başı derde giren Ekmekçi'yi arıyordu. Derken birisiyle konuşmaya başladı, "yaa, öyle mi, demeyin... Olamaz!" Arada bir kahkaha atıyordu. Alıcıyı yerine koyunca sordum, kimle konuştun? "Genelkurmay İkinci Başkanı ile"  demez mi? Kendiliğimden düğmelerimi iliklediğimi anımsıyorum. Genelkurmay İkinci Başkanı ile nasıl böyle konuşulurdu? Biz taşrada nasıl bir hava içindeydik, burada gazeteciler, özellikle Mustafa Ekmekçi ne kadar rahattı? Doğrusu afalladım.

Gene o yıl, sanırım 1966, gene bakanlık emrindeyim. Yani açıktayım. TÖS adına çeşitli yöreleri dolaşıyorum. Şube olmayan yerlerde şube açmaya çalışıyorum, şube olan yerlerde konuşmalar yapıyorum. Güneydoğu Anadolu'da şimdiki kadar olmasa bile, öğretmenlere aydınlara büyük haksızlıklar yapılıyor. Öğretmenler hiç nedensiz oradan oraya sürülüyor, kimisi açığa alınıyor. Bakanlık bir Azrail olmuş, öğretmenleri öğütüyor. Halktan yana tavır almak büyük suç. Kimi devlet memurları da işini yürütüyor. Sonradan daha korkunçlarını gördük ya, o tarihlerde de hemen herkesin anlattığı rüşvet olayları, adam kayırmalar, haksızlıklar gırla... İzlenimlerimi yol notları biçiminde İmece dergisinde yazıyorum. Adını vermeden rüşvetçi bir savcıyı da yazdım. Bir ilçeye atanmış, yeni evli, genç. Devletten aldığı maaş belli. Oralarda kaçakçılık olayı var. Herkes biliyor. Bir akşam üstü, kahvehanede otururken bu savcıyı anlattılar. Daha bir yıl olmadan evini halılarla, türlü möblelerle döşemiş. Bir de kapısına pahalı bir araba çekilmiş. Karısının kolları altın bileziklerle donanmış. Anlatan yerli yurttaşlar, öğretmen arkadaşlar "hımm..." diyerek bildik bildik başlarını sallıyorlar. Dedikodu ortalığı sarmış. Yazımın bir yerinde bu olaydan da sözettim. Meğer suçmuş bu. Kanıtlamalıymışım, kanıtlayamazsam iftira atmış oluyormuşum. İmece dergisi Ankara'da yayınlandığı için Ankara basın savcılığından bir celp (çağrı) geldi. Gece otobüsüne binip gene soluğu Ekmekçi'nin odasında aldım. Durumu anlattım. Kolay, dedi. Yarın birlikte gideriz, ifadeni verirsin. Ama telaşlanıyorum. Gerçekten o savcının rüşvet aldığını nasıl kanıtlarım ben? Olacak iş mi?

Bana akıl öğretti, ben şimdi Başsavcıdan randevu alırım, gider odasında kahvesini içeriz. Ben seni Başsavcıya tanıtırım. Yazarımız romancımız falan derim. Hiç bozuntuya vermeyeceksin. Ayak ayaküstüne atıp rahat rahat kahveni içersin. O arada konuyu açarız, durumu anlatırız. Basın savcısını çağırır, kahve bittikten sonra gider onun odasında ifadeni verirsin.

Nasıl bir ifade vereceğimi de anlattı uzun uzun. Belki o dönem biraz daha esnekti, bilemiyorum. Aynen dediği gibi yaptık. Senaryoyu uyguladık. Genç basın savcısı da yanımıza oturdu, benim kahveyi bitirmemi bekledi. Sonra odasına buyur edip ifademi aldı. Dedim, "efendim, her meslekte iyi insan da var, kötü insan da var. Bu sözünü ettiğim savcı oralarda herkesin ağzında. Bir soruşturma açtırırsanız durum hemen anlaşılır. Ben adını sanını bilmiyorum. Ama şimdi bir telefon açsanız bile öğrenirsiniz..."

Biraz üstten konuştum. Savcı ikircikli kaldı. Ama beyefendi, siz tüm savcıları zan altında bırakıyorsunuz falan dedi. Hayır, tam tersi, dedim. Böylelerini ayıklarsanız Cumhuriyetin savcıları temiz kalır. Ben bir ipucu verdim. Üstüne gidin, bir soruşturma açın...

Gerisi ne oldu bilmiyorum. Olay kapandı. Beni bir daha çağırmadılar. Bu Mustafa Ekmekçi'nin bir ustalığı, daha doğrusu olayların gelişini gidişini iyi bildiği için düzenlediği bir senaryo ile ucuz kurtuldum.

Belki her dönemde olmaz bu. Başsavcının güvenini ve dostluğunu kazanmış Ekmekçi gibi bir gazetecinin etkisiyle gerçekleşebilir.

Bazen yazı biçimine takıldığım olurdu. Kimle yolculuk yaptı ise, kimle nerede yemek yediyse adlarını geçirirdi. Böylece geniş bir dostluk çemberi kurmuştu. Her gittiği yerde dostları vardı. Bunun küçük çıkarcılık olayı olmadığı sonradan daha iyi anlaşıldı. Olabildiğince çok insanla ilişki içinde olmayı yeğliyordu. Bunun bir yaşam biçimi olduğu belliydi. Belki herkesin üstesinden gelemediği bir genişlik olgusu. Aynı doğrultudaki insanlarla kurulması gerekli bir güç birliği özlemi, kimbilir? Bunun politik bir yanı yok, ama çok önemli olduğu da ortada.

Biz ta baştan beri Mustafa Ekmekçi'yi hep Köy Enstitülü saydık. Çünkü oralarda okumasa da Köy Enstitülerini ısrarla savundu. En zor dönemlerde bile Köy Enstitülü arkadaşların özel sorunları için çırpındı. Ülkemize ve halkımıza en yararlı eğitim kurumları olduğunu yazdı, söyledi. Aydın geçinen nice insanlardan daha iyi anladı bu gerçeği. Her türlü yanlışlarla, yolsuzluklarla savaştı. Katıksız bir halk çocuğu idi ve halktan getirdiği dürüstlüğü, doğruluğu sonuna kadar hiç yitirmeden sürdürdü. Düşmanları vardı, ama dostlarının sayısı daha fazla idi. Hep aranan bir insandı. Bazen karanlıkta kaldığımız bunaldığımız günlerde iyi kötü her haberi ondan alırdık. Nasıl da kulağı delik adamdı, her şeyden haberi olurdu. Onları başkaları ile paylaşmayı da bilirdi.

Ekmekçi ile konuşmak çoğu kez rahatlatırdı beni. Anlatılmaz bir iyimserliği vardı. Öbür klasik aydınlara benzemeyen biriydi. Nereden geliyordu bu özelliği? Bir kere kaypak değildi, tutarlı bir kişilikti. Güvenilir bir dosttu. İçi dışı bir, bozulmamış bir halk çocuğu. Yokluğunu içimde hep duyacağım.