Sizin için bir anma kitabı hazırlanmakta olduğunu öğrendiğimde ve ayrıca bu kitapta, 1958 yılında kısa bir süre (1 Eylül - 5 Kasım) kaldığınız Elazığ döneminden benim söz etmem önerildiğinde anlatamayacağım kadar sevindim. Çünkü benim üzerimde emeğiniz çoktu. Ne yapsam ödeyemezdim emeğinizi. Her şeyden önce, o yıl lise birde okuyan yetişme çağında bir öğrenci olarak bana edebiyatı da, Fransızcayı da büyük ölçüde siz sevdirmiştiniz.
Peki ama sizi nereden tanıyordum? Siz, ağabeyim Yaşar Emre'nin Hadim'den, çocukluktan beri arkadaşıydınız. 10 Kasım 1990 tarihli Cumhuriyet' teki "İçimizden Birileri..." başlıklı makalenizde şöyle söz ediyordunuz ağabeyimden: "10 Kasım günü Yaşar Emre'nin ölümünün ikinci yılıydı. Yaşar kim mi? İçimizden biri, benim çocukluktan beri arkadaşım (...) 1940'ların ortalarında, 'Marko Paşa'ları birlikte okumuşuz. Babası ilçemizin Tekel memuru Hasan Bey; ilk birayı onların evinde içtim sanıyorum. Annesi Sultan Hanımın içli köftelerini yedim. Yaşar'la birbirimize kitaplar, dergiler alıp verdik. Ankara'da Remzi İnanç'ın kitabevine giderdi daha çok. Muzaffer Buyrukçu'nun, Vecihi Timuroğlu'nun da arkadaşı. Emil Galip Sandalcı'yla bizi ilk o tanıştırdı."
İşte 1958 yılının 1 Eylül'ünde Elazığ'a geldiğinizde, 1941-1949 yılları arasında kaldığımız Hadim'den tanışıyorduk. Elazığ'da Beşkardeşler'e giden ana cadde üzerindeki bir otelde kalıyordunuz. Saray, Gölcük gibi tanınmış sinemaların da yer aldığı aynı cadde üzerindeydi bizim oturduğumuz ev de. Kaldığınız otele arada bir uğradığımda, Ankara'dan getirttiğiniz "Yeditepe", "Varlık", vb. edebiyat dergileriyle anımsayabildiğim kadarıyla Metin Eloğlu, Nurullah Ataç vb. yazar ve şairlerin kitaplarıyla karşılaştığımdı. Bize uğradığınızda ise zaman zaman Fransızca çalıştırdığınız da olurdu.
Haftada kaç gün olduğunu çıkaramıyorum şimdi, Ulus gazetesine yazılar gönderirdiniz Elazığ'dan. Çoklukla Elazığ'a ilişkin birtakım "insan manzaraları"... Özellikle bir tanesini açık seçik anımsıyorum. Yukarıda sözünü ettiğim Gölcük sinemasında, balkonda ya maaile ya da sadece bayanlar oturur, salona ise hurra... erkekler doluşurdu. Haftanın belirli bir günü de kadınlar matinesi düzenlenir, sinemanın dağılma saatinde ortalık ana-baba gününe döner, sinemanın önünü, karşı kaldırımı erkekler tutardı, kadınları görmek için. Tam anlamıyla seyirlik bir durumdu. Bu haremlik-selamlık durumuna dikkati çeken bir yazınız Ulus gazetesinde yayımlanmıştı da, hemen ardından o sinemanın sahibinin yetişkin çocuklarından bir tanesi, bir gün yolunuzu keserek bir daha bu tür yazılar yazmamanız konusunda gözdağı vermişti size. Çok iyi anımsıyorum.
Gene Elazığ'dan bir arkadaşımın anlatmasına göre, sizinle birlikte, başrolünü James Dean'in oynadığı ünlü "Asi Gençlik" filmine gitmişiz bir gün. Filmden sonra, siz "Bu film Türkiye'de çevrilmiş olsaydı, adı 'Hayırsız Evlat' olurdu" demişsiniz. Ben çıkaramadım, arkadaşım anlattı.
Ayrıca, Elazığ yöresinin olduğunu sandığım "Elin elimde ola, torba takıp dilenek" (ya da 'kapı kapı dolaşak') adlı bir türkünün sözlerini sık sık yinelediğinizi anımsıyorum.
Lisede Şükrü Kapucu, Vecihi Timuroğlu gibi hocalarımız vardı. Ancak, siz Elazığ'da kaldığınız o iki ay gibi kısa sürede onlarla o zaman tanışamadınız sanıyorum. Elazığ havaalanında trafik kontrolörü olarak görev yapıyordunuz.
Ankara'dayken anlatmıştınız. Fransız Elçiliği'nin bahçesinde düzenlenen 14 Temmuz kutlamalarındaki bir söyleşi anında, CHP'li bir bakanı, bir gün kutlamaya gittiğinizde dalgınlıkla bakanın koltuğuna oturduğunuzu, bunun üzerine bakanın "Asıl ben sizi kutlarım" dediğini söylemiştiniz.
Başımız ne zaman sıkışsa yardımımıza koşmaktan hiçbir zaman geri durmamışsınızdır. İnsancıllığınızı, sevecenliğinizi hiç unutmadık, nasıl unutabiliriz ki? İletişim kurmadaki sıcaklığınızı, çınlayan kahkahalarınızı...
Cumhuriyet gazetesindeki, kitaplarınızdaki insanı düşünmeye yönelten, satır aralarının da okunmasını gerektiren, karşınızdakiyle söyleşirmişcesine yazdığınız düşünce, birikim ürünü yazılarınızı...
Siz gerçek anlamda bir "autodidacte" tınız, kendi kendini yetiştirmiş bir yazar. En önemlisi de bu galiba. André Gide'in Dünya Nimetleri adlı kitabında söylediği gibi "durmamacasına" kendini eğitmek, yetiştirmek. "Kendimden başka kimi eğitebilirim ki?" de diyor Gide. Zaten kendini böyle sürekli eğitmek, yetiştirmek, dolayısıyla başkalarını da eğitmenin bir yolu değil mi? Sizin bunu en iyi biçimde gerçekleştirdiğiniz kanısındayım.
Yazımın başında alıntıladığım "İçimizden Birileri..." adlı yazınızın sonunda, o gün gömütlüğe, 1946 yılında Hadim'de çekilmiş bir fotoğrafla Melih Cevdet Anday'ın "Fotoğraf" başlıklı şiirini de getirdiğimden söz ediyordunuz (O gün ağabeyimin gömütlüğüne gitmiştik). İçlerinde ağabeyim de olmak üzere Hadim'deki arkadaşlarınızla çektirdiğiniz bir fotoğraftı bu. Fotoğraftakilerin imzası da vardı arkasında. Ayrıca, ağabeyim "İstikbalde maziyi hatırlamak için" diye yazmıştı fotoğrafın arkasına. Büyük bir olasılıkla fotoğraftakilerin hiçbiri yaşamadığına göre, geride ne istikbal ne de mazi kalmıştı! Tıpkı Melih Cevdet'in "Fotoğraf" şiirinde olduğu gibi:
Dört kişi parkta çektirmişiz, / Ben, Oktay, Orhan bir de Şinasi.../ Anlaşılan sonbahar/Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli / Yapraksız arkamızdaki ağaçlar... / Henüz babası ölmemiş Oktay'ın, / Ben bıyıksızım, / Orhan, Süleyman Efendiyi tanımamış.
Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım; / Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? / Halbuki hayattayız hepimiz.
Şöyle bitiriyordunuz o günkü yazınızı sevgili Mustafa Abi: "Karakoçanlı Abdurrahman Bey, öleli çok oldu. Ortak dostumuz Zülfü Saka da öyle. Unutmadım hiçbirini. Bizleri biz yapan arkadaşlarımız, dostlarımız değil midir? İçimizden birileri değil mi?" (Cumhuriyet, 10 Kasım 1990).
Evet, sıcak bir dostluğun anılarda kalan bir gönül zenginliği olarak biz de sizi hiç unutmayacağız, hep anacağız sizi, ailemizden geride kalanlarla, bir gönül borcu duyarak hep...