Cenaze töreninde çocuklar gibi gülüşsek. Tabutunun ardından kederle değil, habere adanmış bir yaşamdan dersler çıkarmış çalışkan çıraklar gibi kıkır kıkır gülüşerek yürüsek. Aynen o çocuk oyununun özlerindeki gibi: "Haber kaparız/Haber yaparız/Ustamız öldü/Biz yaparız!" diye bir ağızdan söylesek. Hem ağlasak, hem yürüsek, hem aramızda minik meslek oyunları oynasak: "Mustafa Ekmekçi'nin cenaze töreni haberi en güzel nasıl yazılır" diye yarışsak. Nasrettin Hoca'nın hemşerisi sayılır. İkisi de Orta Anadolu bozkırının çocuğu. İster misiniz, tabutundan doğrulup bize dönsün. İster misiniz "Ben olsam benim cenaze törenimin haberini şöyle yazardım" diye gene çaktırmadan derse başlasın. Ardından da o çok bildik, o çok çocuk kahkahasını patlatsın. Sonra yeniden usulcacık tabutçuğuna uzansın. Yaşlı, yorgun, görmüş geçirmiş bedenini gene biz çırakların ellerine bırakıp mışıl mışıl, uykusuna devam etsin...
Yapar mı yapar. Yapsa kim şaşar!
"Habere adanmış bir yaşam" boş laf mı?
1950'de doğanlar "Demokrasi kuşağı" diye anılsa gerek. Türkiye biraz tuhaf, biraz sünnetli bir demokrasiye geçmişti. O yıl doğanlar emeklemekten yürümeye, "Aguuu, guguu" dan "Anne, baba, mama" ya geçerken, onların ana babaları Konya'dan hem yerel gazetelere yorumlar yazan, hem İstanbul gazetelerine haberler geçen genç bir haberciyle tanışıyorlardı. O dönemin bir meslek ustası, daha o günden sezdi, "Bu Konyalı haberci tehlikeli haberler yazıyor. Dikkat edin ona..." dedi. Hangi habercinin içi böyle bir övgüden kıpır kıpır etmez?
1960'ta doğanlara "27 Mayıs kuşağı" denir herhalde. O yılın bebekleri emeklerken, ana babaları haberin hasını, Milli Birlik Komitesi'nin içini, dışını, hesabını, kitabını Konya'dan başkente göçetmiş bir gazetecinin haberlerinden öğreniyorlardı. O karman çorman günlerde emekli general Ragıp Gümüşpala'nın AP'yi kuracağı haberini elde etmek pek kolay olmasa gerek. Ama yaşamını habere adamış bir haberci kapar o haberi. O da kaptı zaten. 1970'in ilk yıllarında doğanlara "12 Mart kuşağı" denmesi doğal. O yılın bebekleri elbet farkında değillerdi. Ama ana babaları o utangaç faşizmin marifetlerini, yaşamını habere adamış bir gazeteciden öğrendiler. Ankara Notları o günlerde, Yeni Ortam gazetesinde doğdu. Faşizm koşullarında satır arasında haber vermek hüner ister. Gazetecinin usta olması yetmez. Okuyucu da usta olmalı. Yani, o okuyucusunu da eğitti; satır arasından haber okumayı öğretti.
12 Eylül kuşağı bugün artık genç kız ve delikanlı. Onlar bebekken ülkede kapkara bir faşizm egemendi. Haberci de işbaşında. Yaşlılığı gücünü azaltmadı, meslek hünerini artırdı. Usta iyice ustalaştı. Ankara Notları gün oldu Mamak cehenneminden haber taşıdı; gün oldu sosyal demokratların toparlanma çabalarını duyurdu; gün oldu askeri cuntanın kirli, karanlık hesaplarını gün ışığına sızdırdı.
Dönün bakalım beş paragraf geriye. Habere adanmış bir yaşam dendi. Boşuna mı? 1950-1960-1970-1980, 1990... Beş koca kuşağa haber taşıyan, bıkıp usanmadan haber kovalamakla geçen bir yaşam habere adanmamışsa, neye adanmıştır!
Haydi birlikte söyleyelim: Haber kaparız/Haber yaparız/Ustamız öldü/Biz yaparız...
ÇGD/Çağdaş Basın, 21 Mayıs 1997