Cumhuriyet Devrimi'nin kazanımı dediğimiz, işte budur. Yani, Mustafa Ekmekçi. Afganistan, Suudi Arabistan ve İran'la Türkiye arasındaki fark.
Çin Devrimi Ren Canking'i diplomat olarak yetiştirdi.
Cumhuriyet Devrimi ise Mustafa Ekmekçi'yi yazar yaptı.
Ren dağda çobandı.
Çin Devrimi onu aldı, eğitti. Ren 1980'lerin sonlarında Çin Halk Cumhuriyeti'nin İstanbul Konsolosu'ydu.
Mustafa Ekmekçi'nin memleketinde o zamanlar, her çocuk çoban olarak doğardı. O da mutlaka inek ve eşek güttü, koyun otlattı.
Sonra Cumhuriyet onu aldı, okuttu ve gazeteci olmasını sağladı.
Devrim, kendini çocukların kaderinde ortaya koyar. Çocukların yaşamına getirdiği değişiklikte ifadesini bulur.
Çocukların kaderini değiştirmemişse devrim hiçtir. Yoktur.
Daha da indirgeyebiliriz. Diyebiliriz ki, Çin Devrimi Ren Canking diplomat; Cumhuriyet Devrimi Ekmekçi gazeteci olsun diye yapılmıştır.
Mehmet Ekmekçi babamın dayısıydı. Dükkanı bizim evin karşısındaydı. Şimdi gözlerimin önündedir; beyaz önlüğü, dirseklerine kadar sıvanmış kollarıyla. Hep çalışırken, ter dökerken. Ter…
Teri sıcacık ekmeğin kokusuna dönüşürdü. Odunda pişirilen ekmeğin tadını bilmemek ne büyük eksiklik! Şimdi elektrik enerjisi kullanıyor fırınlar ve ekmek artık öyle kokmuyor.
Sadece ekmek üretmezdi Ekmekçi Mehmet.
Babama telefon edip, "Başka ne yapardı Ekmekçi Dayı" diye sordum. Berberdi, bakkaldı, aşçıydı. Küçük ilçenin herşeyiydi. İnsanları traş ederdi; helva ve peynir satardı; dükkanı aynı zamanda lokantaydı.
Başka?
Ekmekçi Mehmet, aynı zamanda çocuk yetiştirdi. Onun emeği Cumhuriyet Devrimi'nin toprağında yeşerdi.
Oğullardan Halit Ekmekçi Yargıtay üyeliğine kadar yükseldi.
Ahmet Ekmekçi, ziraat mühendisi oldu.
Mustafa Ekmekçi ise yazar.
Mustafa Ekmekçi, işte bu nedenle hem Ekmekçi'ydi, hem emekçi.
Basının emekçisi.
Cumhuriyet gazetesinin köşe yazarıydı; ama ruh olarak bir stajyer muhabirdi. Mutluyum, bunu yaşadım. Beni yemeğe çağırmıştı. ODTÜ'den genç bir konuğu vardı. Hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın sorular yöneltiyordu. Bana, "kusura bakma yeğenim" diyordu arada bir.
1961'de Milliyet' in Ankara bürosundaydı. Sigaralarını birbirinden yakarak dudağının ucuna iliştirişini anımsıyorum; bir de, "Boş ver" deyişini. "Boş ver yeğenim, git oku, mühendis ol. Gazetecilik zor iş" demişti.
Toros'un dağlıları için gazetecilik gerçekten zor işti. Bilinmeyen bir meslekti.
Astsubaylık tamamdı.
Öğretmenlik iyiydi.
Mühendislik fevkalade.
Ama gazetecilik?
Mustafa Ekmekçi zor işi başarmıştı.
Toros'un dağlısına yepyeni bir mesleği tanıtıyordu.
Bizim oraların ilk gazetecisiydi.
Benim gazeteciliğimi "sert" bulduğunu biliyorum. Yazıyla, fikirle insanları değiştirmenin zaman aldığını yaşam deneyiyle öğrenmişti.
Şimdi, tam da O'nun "sert" bulacağı noktaya gelmiş bulunuyoruz.
Ekmekçi gazeteciliğe 1947'de(1950- M.A.) Konya'da başladı. O'nun çalıştığı on yıllar boyunca gazetecilik fikir işçiliğiydi.
Sonra basın medya; fikir, serbest piyasada mal oldu.
Medya geneleve dönüştü.
Ekmekçi'den sonra piyasaya girmiş nice yeni yetme züppe, beynini sattı. Para etseydi etlerini de satarlardı. Gazeteciliği ve yazarlığı emperyalizm ve işbirlikçilerinin reklam acentalığına dönüştürdüler.
Ekmekçi, işte bu basın dünyasında temiz kaldı.
Dürüstlüğün abidesiydi.
Bunun için bir çaba harcamasına gerek de yoktu.
Ekmekçi Mehmet'in oğlu olduğunu bilmesi yeterliydi.
Ekmekçi Mehmet'in oğlu olduğunu unutmadı.
İşçi olarak yaşadı, işçi olarak öldü.
"Hadim'e gittin mi yeğenim?" derdi her görüşmemizde.
Hadim!
Hocalar mahallesi!
Bizim ortak doğum yerimiz.
Köyümüz.
Toroslara yaslanmış memleketimiz.
Çocukluğumuzun hayal ülkesi.
"Dayı bu sene birlikte gidelim" derdim ona.
Gidemedik.
Mustafa Ekmekçi öldü.
Torosları ne yazık ki, birlikte gezemedik.
İçimde ukde kalacak.
Ama ne gam!
Torosların çocuğu, Toroslar gibi yüksekte, Toroslar gibi güzel yaşadı.
Halka bağlı kaldı.
Cumhuriyetçi, devrimci, sosyalist.
Sadece Torosların değil, Türkiye'nin evladı oldu.
Yaşasın Türkiye!
Çünkü Ekmekçi gibi evlatlar yetiştirdi.
Devrimci Aydınlık, 25 Mayıs 1997