Yeni Ortam'da Bir Sevgi Sanatçısı

Oya Baydar (Gazeteci-Yazar)

İlk tanıştığımız gün, Kızılay'dan Sıhhiye'ye doğru yürürken, sol kaldırımdaki akasyaların geveze sığırcıkları saçlarımıza, omuzlarımıza pislediler; uğur saydık.

1972 ilkbaharı olmalı. 12 Mart'ın ağır, karanlık, kuşkulu havası henüz dağılmamıştı. Yıldırım Bölge kadınlar koğuşundan yeni tahliye olmuştum. Neden içeri aldıkları gibi, ne zaman yeniden tutuklayacakları da belli olmadığından, bir yakınımın evinde kalıyor, daha doğrusu saklanıyordum. Mustafa Ekmekçi beni ilk kez, o evden bana ulaştığında şaşırtmıştı. Sonraları sık sık şaşıracak, birlikte çalıştığımız Yeni Ortam günlerinde, bir kaynağa nasıl ulaşılır, bir haber kaynağının izi nasıl bulunur, haber nasıl izlenir, nasıl doğrulatılır ve bütün bunlar insanların huzurları, haysiyetleri, kişi dokunulmazlıkları zedelenmeden, yani insan tahrip edilmeden nasıl yapılır, ondan öğrenecektim.

Kızılay'dan Sıhhiye'ye doğru akan bir insan selinin ortasında, sığırcıkların ve serçelerin kulakları sağır eden cıvıltıları arasında, acaba izleyen bir meraklı var mı kuşkusuyla ardımızı gözetleyerek yürürken, eski bol paltosunun sarkmış ceplerinden birinden bulduğu bir küçük gazete kupürünü gösterdi. "İçeri alındığınızı satır arasında yazmıştım" dedi

Mustafa Ağabey'in ünlü satır araları... İyi Saatte Olsunlar'ın hoşuna gitmeyecek, işine gelmeyecek tüm bilgilerin, haberlerin, uyarıların içine sığdığı o minicik boşluklar... Sonraları, çok şeyin açık açık yazılamadığı, yazan göze alsa bile yayımlayanın göze alamadığı Türkiye'de, Ekmekçi'nin satır aralarının anlamını ve bunun gazetecilik mesleğinde yetişmiş bir ustanın üslup özelliği olduğunu öğrenecektim.

Tahliye olur olmaz benimle görüşmek tanışmak istemesinin nedeni, gazetecilik anlayışıydı. O dönemde tutuklananların, gözaltına alınan, işkence görenlerin en ünlüsü değildim kuşkusuz, ama o, tam da benim gibilerle ilgiliydi. Ünlüleri, büyükleri yazan çok olur; Ekmekçi, Yıldırım Bölge kadınlar koğuşunun kızlarını yazmak, günün koşullarının elverdiği ölçüler içinde de olsa, kamuoyuna, çoğunun yaşı 18-20 olan o gencecik kızları hatırlatmak, onların haklarını savunmak istiyordu. 1972 ilkbaharında hangi gazetede yazıyordu hatırlamıyorum; o dönemlerde sık sık başına gelen işsizlik dönemlerinden birindeydi belki de. Bir yerde yazmıyor olsa da ne gam, o hep gazeteciydi ve hep insan hakları savunucusuydu. Öyle büyük nutuklar atarak, gösterişli sloganlar, iri cümleler, parlak sözcükler kullanarak değil, alabildiğine doğal, sıradan, alabildiğine insan...

Yeni Ortam gazetesi Eylül 1972'de yayımlanmaya başladı. Kemal Bisalman, havayı iyi koklamış, boz bulanık 12 Mart ortamında basındaki boşluğu tespit etmiş, yıllardır içinde beslediği gazete patronu olma tutkusunu başarıya ulaştırabileceği dönemin geldiğini anlamıştı. Faşizan bir ortamda, böyle bir maceraya hem de dar maddi olanaklarla atılırken yazar, çizer, gazeteci olarak kimlerden yararlanabileceğini, kimleri yanına alabileceğini iyi biliyordu: Ekmekçi gibi, meslekte önceliği, insan haklarının, demokrasinin, halkın haber alma hakkının sesi olmaya verenlerle... Mustafa Ağabey, çalıştığı bütün gazetelerde böyle oldu, böyle kaldı.

Ekmekçi Ankara'daydı, bizler İstanbul'da. Önceleri Ankara'da gerçek bir büro bile yoktu. O tek başına, gezgin bir büro gibiydi. Kısa sürede eksikler tamamlandı ve aramızdaki uzaklık, her zamanki gibi onun gayreti, sevecenliği, gezginliğiyle neredeyse yok oldu. Telefonla haber geçer,  yazılarını yollar, İstanbul'da ne olup bittiğini sürekli izlerdi. Ekmekçi'nin, sonradan basındaki en özgün tarz ve üsluplardan biri haline gelen haber ve yazı tekniği Yeni Ortam yıllarında biçimlendi ve olgunlaştı. Ankara Notları,  kuşkusuz gazetenin ilk ve en çok okunan köşesiydi. O dönemde, her biri kendi köşesine çekilmiş, sade suya tirit yazılarla, tehlikeye atılmadan, sıkıyönetimin dikkatini çekmeden var olmaya çalışan anlı şanlı yazarlardan kimilerinin, hafif bir burun büküşle "Özlem'le Eylem'in köşesi" diye küçümsemeye çalıştıkları o yazılar, puslu bir havada parıldayan ve son umutları diri tutan fenerler gibiydi. O yazılarda satır aralarında, Türkiye'nin en ücra köşelerinde baskılara, tehditlere maruz kalan, işkenceye, haksızlığa uğrayan insanların sesi dile gelirdi. Yine satır aralarında, ses hiç yükselmeden, hiç hamasi nutuk atılmadan, "olası mıymış acaba, öyle miymiş acaba, demiş miymiş acaba, gelesi miymiş acaba" larla, döneminin egemenlerinin dışarı sızmasından hiç memnun kalmadıkları tüm uğursuz haberler okura sezdirilirdi. O günlerde küçücük, üç beş yaşında olan Eylem ve Özlem, Ankara Notları'nda bir babanın kızlarına olan zaafı yüzünden değil, Ekmekçi üslubunun ayrılmaz parçası olarak yer alırlardı. Kimilerinin anlamadıkları da buydu zaten. 12 Mart döneminin en karanlık günlerini ve sonraları ışığın yavaş yavaş belirmeye başladığı günleri, okurlar Özlem ve Eylem'in acıları, sevinçleri, soruları, hastalıkları, oyunları ile birlikte yaşadılar. Özlem ve Eylem, en sert bir eleştiri veya en kritik bir satır arası haberi yumuşatan, insancıllaştıran, tehlikesizleştiren simgelerdi.

Ekmekçi'nin sonraları pekişen, olgunlaşan; kısa süren Yeni Ortam döneminden sonra Cumhuriyet' te, deyim yerindeyse, kendi türünde adeta klasikleşen yazılarında bütün Türkiye resmi geçit yapardı. Daha yazılar okunmadan, siyah harflerle dizili adlara bakılırdı. Ekmekçi yine kimden söz ediyor diye... O adlar, Diyarbakır mahpushanesinde yatan bir tutuklunun, Sıvas'ta katledilen bir aydının eşinin, yurtdışına gitmek zorunda kalmış bir sürgünün, onun deyimiyle "sığınmacı" nın, gençlerin, ülkemizin sıradan, güzel insanlarının adları olurdu. Ekmekçi, "Bu sabah tam kahvaltıya otururken, Cumhurbaşkanı veya Başbakan veya bilmem ne bakanı beni aradı ve şunları söyledi" diye yazan günümüz medya yıldızlarından değildi. Onun yazılarında "Büyükler" in adları çok seyrek geçerdi. Ama öğretmen Şükran Hanım, çırak Mustafa, kapıcı Hayrettin, temizlikçi Fikriye Bacı, Ödemişli Adalet Anne, 12 Eylül sürgünü Oya, Ege kasabalarının aydın belediye başkanları, Köy Enstitüleri'nin onurlu mezunları, uzak Anadolu kentlerinin gençleri, okurları, Doğu'nun çilekeş halkı, yüz akımız sanatçılar, yazarlar, yakındaki ve uzaktaki dostlar, yani bütün bir Türkiye yerini alırdı. Uzaklarda, zorunlu bir sürgünde yaşadığım yıllarda, bir gün telefonda ona "Sana mektup yazacaktım ağabey, ama köşende adımı kara harflerle yazmandan korkup vaz geçtim" dediğimi şimdi utançla hatırlıyorum. Kızmamış, o ünlü çocuk kahkalarından birini patlatmış ve hiç unutamadığım ve altında ezildiğim şu sözleri söylemişti: "O insanların kendi sesleri yok, onlar da seslerini duyurmak istiyorlar. Zaten düzen boğuyor, bir de ben mi boğayım çığlıklarını. Köşemdeki insanların sesi değilsem, neyim ben? Bırak büyüklerimizi başkaları yazsın."

Ah Mustafa Ağabey! Benzersiz bir insan ilişkileri sanatçısıydın sen. Bir gün bunu söylediğimde, "Ölünce arkamdan böyle mi yazacaksın" demiştin. Bu yüzden, bu yazıya kadar hiçbir şey yazamadım arkandan!

Bir insan ilişkileri sanatçısıydı, doğru. Ama, asla bir insan koleksiyoncusu değil. Kimileri çok insan tanır, ünlüler başta olmak üzere insan iişkilerinin koleksiyonunu yapar, koleksiyonuyla övünür. Ekmekçi ise insanları gerçekten ve yürekten severdi. Sanırım gazeteci olmasının ve benzersiz tarzının sırrı da burada gizliydi. İnsana olağanüstü bir ilgi duyardı: Ayrımsız, tüm insanlara... Onların dertleri, sevinçleri, acıları, umutlarıydı onu ilgilendiren, bilmek, öğrenmek, araştırmak ve yansıtmak istediği de buydu. Telefon defterindeki binlerce ad, adres, telefon numarasının her biri, yüreğinde yaşattığı ve gereğinde, yardım için elinden gelen her şeyi yaptığı bir dosttu.

Ekmekçinin telefon defteri... İlk kez Yeni Ortam' daki günlerimizde görüp de hayret ettiğim bu eski, yaprakları dökülen, her satırı, her boş köşesi dolu defteri sonraki yıllarda değiştirdi mi bilmiyorum. 12 Eylül 1980 sonrası sürgün yıllarımızda, bizi Frankfurt'taki küçük evimizde ziyarete geldiğinde o elektronik cep araçlarından almıştı sanırım. Ama defterini bir yana attığını hiç zannetmem. O ezeli ve ebedi telefon defterciği şimdi nerede, kimde kaldı? Sevgili eşi Aldoğan'dadır umarım. Her kimde ise, değerini bilmeli. O defterde bütün bir Türkiye, bütün bir dönem gizlidir. O defter Mustafa Ağabey'in gazeteciliğe, yazarlığa, kendine özgü bakışının da aynasıdır.

Günün her saatinde, bazen sabaha karşı, bazen gece yarısı, onu elinde defteriyle telefonun başında, haber peşinde, bir kaynağın izinde görebilirdiniz. Sonunda birkaç yüz telefon da gerekse, istediği kaynağa mutlaka ulaşır ve sevimli ama asla itici ve laubali olmayan bir ısrarcılıkla istediği ipuçlarını elde ederdi. Ekmekçi için gazetecilik ve haber 24 saat işiydi. En olmayacak saatte telefon çalar, sevgili Mustafa Ağabey "Çabuk BBC'yi açın darbeyi veriyor" veya "Televizyonu açın savaş başladı" -Avrupa'nın ortasında yaşarken Körfez savaşının başladığını da bize Ankara'dan telefonla o haber vermişti- veya "Çabuk Yeşilköy Havaalanı'na gidin ya da birini gönderin; şu veya bu önemli kişi uçaktan inecek", ya da "Yarın şöyle şöyle bir Ankara notu yazmayı düşünüyorum, ne dersin?"... O saatte arandığımıza şaşırdığınızı ya da sıkıldığınızı belli ederseniz cevap yine hazırdı. "Sen gazeteci değil misin?"

Ekmekçi gazeteciydi. Günümüzde, Türkiye basınında tükenme yolunda olan türden, önceliği insana ve sevgiye veren bir gazeteci; Mohikanların sonuncusu gibi bir şey... Bu özelliğinin sırrı ve kaynağı, belki de köylü ve halk kökenindeydi. O ilk gazetecilik yıllarından başlayarak, önceleri belki de bilinçsiz ve doğal bir şekilde, ama giderek mesleki sezgi ve usta bir üslupla köyü, kırı, Anadolu'yu, tepeden bakan seçkinci ve yer yer "monşer" bir basın ortamının bağrına taşıdı. Bu yüzden de kimileri ona hep "Fransız" kaldı, onu hiç anlamadılar. Ama halk anladı, okur anladı ve sevdi. Bir tek o, Ekmekçi, tam da bu özellikleri yüzünden, tabu sayılan birçok konuya, örneğin domuz eti yenmesinin yararları konusuna böyle açıklık ve pervasızlıkla, üstelik de çok büyük şimşekler çekmeden değinebilirdi.

Mustafa Ağabey doğruluğuna inandığı düşüncelerden, siyasetlerden, insanlardan başkasının borusunu çalmadı. Siyasal kanatlar, partiler, fraksiyonlar, çevreler, insanlar arasında yaptığı tek ayrımın ölçüsü insan hakları ve özgürlüğüydü. Sol içinde bin bir fraksiyonun bulunduğu ve hepsinin de birbiriyle kıyasıya kavgalı olduğu dönemlerde, kendi düşüncelerinden başka hiçbir doğru kabul etmeyen; bağnazlığı ödünsüzlük, ufuk genişliği ve hoşgörüyü ihanet sayan dar kafalar, onun ölçüsünü anlayamazlardı. Belki ben bile tam anlamamıştım. Şimdi, insan haklarının çifte standart kabul etmeyeceğini, demokrasinin herkes için istenmesi gerektiğini, baskı ve zulüm karşısında ayrım yapılamayacağını acı deneylerden geçerek öğrendikten sonra, Ekmekçi'nin, o geniş yelpazesinin anlamını ve değerini daha iyi kavrıyorum. Bir gazeteci olarak haber kaynaklarının genişliğinin sırrını da... Ekmekçi haber kaynaklarına ihanet etmedi, haberi de hiçbir çıkar uğruna çarpıtmadı. Yanlış yazdığında düzeltti, eksik yazdığında tamamladı, yalanlama geldiğinde çekinmeden ve saygıyla yayımladı.

İlk tanıştığımız gün kuşlar üstümüze pislemişlerdi, uğur saymıştık sevgili Mustafa Ağabey. Şimdi Kızılay'dan Sıhhiye'ye doğru inen bulvarda hala o ağaçlar, ağaçların üstünde hala o binlerce geveze, terbiyesiz kuş var mı, bilmiyorum. Belki, birçok güzel şey gibi kuşlar da bizi bırakıp gittiler. Tıpkı senin yazıların, gülüşün, bir sabah vakti çalan telefondan gelen dost sesin, binlerce kilometre uzaklara ulaşan dostluk ve yardım dolu elin gibi... Tıpkı sen gibi...