"Biz aşağıda imzası bulunanlar..." kalıbıyla başlayan ve Türk sosyo - politik yaşamındaki galiba ilk örneği oluşturan yazılı deklarasyonu hazırlıyorduk. Yirmi üç yıl öncenin bahar günleriydi. Mamak Askeri Cezaevi'ndeki siyasal tutuklulara gösterile gelmiş haşin davranışların üstüne üstlük bir de toplu hücre cezası ve karşılığında açlık grevi gibi dramatik bir oluşuma tanık olunuyordu. Tutuklu aileleri, yakınları, dostları, cezaevi yetkililerine bir dilekçe vererek dert anlatma peşinde akşamları kendi aramızda toplanıp duruyorduk. Sadece yakın tarafların yüz küsur imzasıyla komutanlığa verilecek kişisel nitelikli, ağırlıksız ve utangaç bir dilekçe yerine, olanak bulunursa dışarıdan bazı vicdanlı insanların da katılımıyla bin küsur imzalı ve basın aracılığıyla kamuoyuna duyurulacak bir deklarasyonla ortaya çıkmanın anlamı çok daha büyük olacaktı. Ailenin, eşin dostun üzüntülü zayıf çığlığı, toplumsal bir protestonun türküsüne dönüşecekti. Askeri ara rejimin son dönemleriydi, kolları kanatları biraz kırılmıştı. Ancak, yine de ürkek aydınların evlerinde kitap - dosya yaktıkları yüz karası yılların devamındaydık ve katı disiplinli bir sosyal anlayışsızlık hâlâ sürüyordu. İnsanlar, yılgın ve korkuluydu. O koşullarda değişik kesimlerden bin küsur imzayı hem de kısa zamanda toplamak ve sonra da etkileyici bir görünüşte yayımlatmak pek de kolay değildi. Burada çok sevgili rahmetli dostum Mustafa Ekmekçi'nin anısına saygı dolu bir göndermede bulunmak isterim. Mağdurlardan kimsenin yakını olmadığı halde, ama dara düşmüş tüm insanların yakını, sevgi dolu bir iyilik makinesi olarak Ekmekçi çıktı ortaya. "Aşağıda biz..." kalıbının biraz Fransız aydın çevre bildirilerinden esinlenerek düzenlenmesinde yardımcı oldu, önce. Daha sonra da emekli orgenerallerden, devlet yöneticilerinden, sanatçılardan, TRT'cilere kadar geniş bir yelpazede pek çok ağırlıklı adın, bildiriye katılmasını sağladı. Yanı sıra Erdal (Öz), Uluç (Gürkan), Dr. Ergin (Atasü), Ömer (Polat), Erol (Toy), sağlık sorunlarıyla dolu o yaşlılık dönemi sızılarına karşın büyük yurtsever aydın Erdoğan Berktay başta olmak üzere, mağdur yakınlarından ya da korkusuz aydın yurttaşlardan adsız kahramanlar da hep birlikte araziye yayıldık, bir kırk sekiz saat. Sonuç açıkçası gurur verici oldu. Korku rejimine karşın insanları, adamları, aydınları vardı bu ülkenin. Sevecenlik dolu idiler. Ama kararlı ve korkusuzdular, aynı zamanda. Nadir Nadi ile başlayan, Hıfzı Veldet ve Tarık Zafer Hocalarla, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Fazıl Hüsnü, Fakir Baykurt ile devam eden bir onur listesiydi, ortaya çıkan.
Cumhuriyet' in ilk sayfasından başlayıp imzalayanların listesiyle birlikte içeride bir buçuk sayfa devam eden, Yeni Ortam' da ilk ve son sayfaları kaplayan bu ilk toplumsal bildiri kamuoyunda ve devlet kademesinde bomba etkisi yaptı. Mamak işleri hemen düzene girdi. Arkasından, Anayasa Mahkemesi o tarihlerde hazırlanmış, ama Meclis'te kotarılamamış talihsiz bir af yasasının hakkaniyeti ve insancıl eşitliği bozan maddelerini iptal etti. Herkes salıverildi. Bir süre sonra da her şey (unutulabildiği kadar) unutuldu gitti.
Mustafa Ekmekçi dostumuz da o akıl almaz alçakgönüllüğüyle baş mimarı olduğu listede kendi adını sonlara doğru koymuş. Cumhuriyet, tam liste hepsini verdi. Yeni Ortam, o dönemin ölçülerinde olabildiğine cesur ve dürüst, ama geçici bir süre yükünü taşımış Ekmekçi ve öbür sevgili rahmetli Uğur Mumcu'nun omuzlarına yıkılmış kıt olanaklı, kırık dökük bir yayın organıydı. Teknik yetersizlikten, listeyi, ancak son kırk - elli adı atıp kısaltarak yayımlayabilmişlerdi. Bizim telefoncu kızlarımızla birlikte, Ekmekçi de düşmüştü, listeden. Yazarı olduğu gazetede adı yayımlanamayan rahmetli Mustafa, bu olayı hatırladıkça yıllar yılı "Yav, kendi çöplüğümüzde bile horoz olamadık" diyerek kahkasını patlatmıştır.
Toplumsal protesto amaçlı bildirilere ve baskı gruplarının istek metinlerine Türk sosyopolitik yaşamında sonraki dönemlerde daha sık rastlanır oldu. "Biz aşağıda imzası..." diye, ya da ona benzer sözcüklerle başlayan başka protesto metinlerinin on binlerce kişi tarafından imzalandığı da oldu. Davaları yakın tarihe kadar sürmüş bulunan ünlü Aydınlar Dilekçesi'ni ise yüz binlerle ifade edilebilecek sayıda insan imzaladık. Bu yöntem, demokratik toplumsal yapıya sahip ve insanları bu terbiye içinde yetiştirilmiş ülkelerde zaten öteden beri kullanılırdı ve etkili olurdu. Kişisel olmayan yerel, ulusal hatta bazen uluslararası bir çıkar uğruna insancıl ve hakkaniyetçi istemleri (talepleri) vurgulayan bir metnin imzacıları olarak başkalarıyla gönülleri buluşturmak insan denen yaratığı mutlu kılar. Tanımadığınız insanlara fikir ve duygu birliği içindesinizdir. Bu uygar ve onurlu bir özdeşleşmedir. Bunu sadece zaman ve yeri geldiğinde etkin biçimde kullanan toplumlarda, yönetimin rengi ne olursa olsun, genel demokratik terbiyenin sonucu olarak vurucu etki yaratma şansı yüksektir. Oysa ülkemizde belki biraz gereğinden sık ve olur olmaz her işte başvurulur duruma geldiğinden, ama daha çok Evren - Özal sonrası toplum yönetimi anlayışındaki benzersiz duyarsızlık nedeniyle bu yöntem delici gücünü yitirmiş görünüyor:
Yine Ekmekçi'yi anıyorum. Yıllar boyu bir gece yarısı ya da sabahın köründeki uzun telefon görüşmelerimizde suskun çoğunluğun eylemsizliği, dertleşme konumuz olurdu. Kısaca şöyle diyorduk:
"1990'lar Türkiye'sinde kişisel çıkara, eğitilmemiş ve gemlenemeyen hırslara, karanlık haraç - rüşvet mekanizmalarına, yalana, dolana, madrabazlığa ve ülke sevgisi yoğunluğunun gittikçe azaldığı ürpertici bir soğukkanlılığa dayalı bir yönetim anlayışı çerçevesinde daha etkili yöntemlerin seferber edilmesi gereklidir. Yürümek gerekir, sokaklarda yürümek."
"Sokaklar yürümekle aşınmaz" vecizesinin (!) yumurtlandığı bir dönemde, dünyada olup bitenlerle de özdeşleşen bir Türkiye'nin iyi niyetli, kesin yurtsever, ancak kışkırtmalara ve yozlaştırılmaya saf bir şekilde açık binlerce genç insanı sokaklarda yürümüştü. Sonra ara rejimler geldi. Daha sonraları Semra'lar çıktı ortaya. Derken Tansu'lara varıldı. Yönetimin vicdanları nasırlaştı. Yüreklerin kulakları gittikçe sağırlaştı. Geçmişte sokaklarda yürüyen genç insanlar, küçük bireysel zevklerin ve eğlencelerin peşine düşer oldular. Gençlik barlarının sayısı çığ gibi arttı. 2000 yılı, Türk üniversite genci prototipi, araba beygir gücünün ve bilmem hangi barda çıkarılmış gece yarısı rezaleti kahramanlığının minnacık, bencil zevkleriyle sınırlanmışlığa hızla koşuyor. Yirmi yaşında çocuklar, sokaklarda yürümezse kim nasıl yürüyecek. Yürümek formülü o zaman gerçekçiliğini yitirmiyor muydu? Bakacaktık ve görecektik.
Bu sefer iki yıl kadar önceydi. Bu kez Mustafa beni bir sabaha karşı telefonunda yakalamıştı. "Biz köylüler erken ararız. Kusurun galmasın" diye sataşmalı bir özür dilemeden sonra "Yahu, bak adamlar yürüyor ve etkili olmaya başlıyorlar" diye o tarihlerde art arda gelen işçi sendikaları mitingleri ve yürüyüşlerinden söz ediyordu. Bu arada gönlümü de alıyordu. "Galiba haklısın. Yürümeden iş çözülmez bir hale geldi. On gün önce kimse ciddiye almıyordu. Ama bak hükümeti de kadını da salladılar. Aşkolsun." Kitle yürüyüşlerinin gerçekten etkili olduğu ve sosyopolitik dengeleri en azından bir süre için değiştirdiği ilginç bir dönemdi. O tarihten bu yana da benzeri bir deneme henüz yaşanmadı. Laikliği koruyucu, Atatürkçü geleneği kollayıcı, muhtemel bir şeriat tehlikesini lanetleyici çok küçük grup toplantılarında insanlar, bir araya gelip bir yerlerden bir yerlere yürümüyor değil. Ancak duruma göre sadece birkaç yüz kişi belki bazen birkaç bin kişi bir araya gelebiliyor. Gençler olmuyor bu buluşmalarda. Hazin bir gözlem. Biz ergin insanların acımasız bir önceki yönetimler döneminde, müthiş bir kararlılıkla gözden çıkarılmış ve yitik olarak yetiştirilmesi öngörülmüş 1990 Türk gençliğine kızma hakkımız da çok fazla yok. Bu çocuklar, gıcırtılı bir tezgâha sokuldular. Bugünkü yabancılaşmış ürünler olarak çıktılar. Aralarından bireysel zekâ, duyarlılık ve vicdan dürtüsüyle yaşam biçemlerinin yanlışlarla dolu olduğunu fark edenler elbette çıkıyor. Ama bunların da tutunabileceği dal yok. Daha büyüklerin de içine itilmiş bulunduğu tüketim humması, bu iyi niyetli az sayıdakilerin başarılı örneklerden olumlu ders alma gereksinmesini elbette karşılamıyor. Ama herkes hepimiz bu hummaya henüz yakalanmış değiliz.
Ülke, toplum, insan, emek, paylaşım, dayanışma, insancıl yardım, ulusal onur, yurttaş olma gururu, hakkaniyetçilik, demokratik eşitçilik, aydınlanmacılık gibi kavramlara beyninde ve yüreğinde hâlâ yer veren bir yığın insan var bu ülkede. Olayların gölgesinde kalmaya itilmiş, çığırtkanların ve şarlatanların arasında dolaşmayı bile reddedecek kadar onurlu bu sessiz azınlık, durduğu yerde sadece potansiyel güç olarak daha fazla kalamaz. "Yürümek" bir simgedir. İçinde yürümenin de yer aldığı görkemli bir harekete geçişin zamanı hâlâ da gelmediyse korkarım hiçbir zaman da gelmeyecektir.
Ekmekçi'yle kendisini sonsuzluğa götüren son sayrılığından on beş gün önceki veda rastlaşması olduğunu hiç bilemediğimiz ayaküstü görüşmede de yürümekle ilgili şakalaşmamız olmuştu. "Konserden çıkınca yürüyelim. Belki arkamızdan başkaları da gelir." Yürüyen birkaç kişiye pek çok kişinin daha katılıp büyük kitle hareketleri oluşturması zamanı herhalde geldi. Umarım ki kendimi avutmuyorum.
Cumhuriyet, 2 Haziran 1997
Olaylar ve Görüşler