"Bana Bir Koca Lazım, O Da Bu Gece Lazım..."

Çocukluğumdan beri yakınlarım tez canlılığımdan, ivecenliğimden yakınırlar. Anama göre, yedi aylık olduğum için böyle aceleciymişim. Sininin çevresine oturup, öğle yemeğini yiyoruz değil mi? Hemen sormadan edemezmişim:

-Ana, akşama ne yiyeceğiz?

-Şu yemeğini ye bakalım, akşam olsun bir, o zaman düşünürüz...

Kafama takılırdı. Akşama da böyle yiyecek bir şey olacak mı diye. Bir şeyi biriktirmesini, saklamasını da öğrenemedim. Babama çekmişim bu yönden. O da, akşamı beklemezmiş, bekliyemezmiş anlaşılan. Kurtuluş Savaşı'nda herkese olduğu gibi birer peksimet verilir, ancak onun bir kısmını yemeleri, yarısını da akşama saklayıp akşam yemeleri buyurulurmuş. Yarısını yiyip, yarısını akşama saklasa ya, hayır... Bütün peksimeti bir seferde yer, akşam da açlıktan kıvrana kıvrana subay olan ağabeyisinin -Muharrem amcamın- yanına gider, biraz peksimet daha vermesini istermiş. Amcam kızarmış:

-Yav, neden peksimetini yiyip bitiriyorsun, onun yarısı akşama kalacaktı... Sonra kendi peksimetinden biraz verirmiş anlaşılan. Ağabeyi- sine çok saygı gösterirdi babam. Örneğin, aralarındaki yaş farkı nedir ki? Ama, yanına geldiği zaman hemen toparlanır, saygılı bir durum alır. Nerdeyse o konuşmadan dünyada konuşmazdı. Bizim kuşak pek öyle olmadı mı ne?

İvecen yani aceleciydim dedim ya, anam böyle şeyle karşılaştı mı, beni mazur gösterecek bir neden de bulurdu. Çoğu zaman:

-Ona bakmayın o, yedi aylık zaten. Dokuz ay bile sabredemedi de yedi ayda dünyaya geldi, derdi.

Bundan belki. Bülent Ecevit'in "Tez-işler programını pek severdim. Tez-işler programı yeni değildi aslında. İktidara geldiği gün uygulamak üzere, çok çok önceleri düşünmüş, tasarlanmış, hazırlıklarını ona göre yapmıştı. Gerçekten seçimlerin ertesi günü uykulu gözlerle, uzmanlar toplantısına başkanlık etti ve "tez-işler programını gözden geçirdi.

Tez-işler programının başında geniş kapsamlı genel af var. Ancak, bu genel affın kapsamı ne kadar geniş olacak? “Eylem"de adları geçti diye mıncırık kızlar, tutukevlerinde zaten hayatlarının en büyük acısını çekmiş olanlar, kontr-gerillalarda olmadık işkencelere uğrayanlar aftan yararlanmayacaklar mı? Cumhuriyetin ellinci yılında yapılabilecek bir genel affa girmeyecekler, yıllar boyu azap çekmeğe devam mı edecekler? Sanki sıkıyönetim sürüyormuş gibi, gazeteler 50'nci yıldan sonra da sıkıyönetimden kalan mahkemelerin haberleriyle mi dolup taşacak? Askeri mahkemelerde, sanıklar -Türkiye'de belki rastlanmadık olayları hiç istenmeyecek biçimde- taşıyorlar,yaratıyorlar. Daha dâvaları sonuçlanmamış sanıkların, kim bilir belki de yıllardır çektikleri azapların da verdiği etkilerle neler yaptıklarını haber olarak gazetelerde okuyoruz. Nelerle karşılaşıp ne cezalar aldıklarını da. Belki asıl dâvadan iki yıldan fazla ceza almayacak bir sanık, dâvası sonuçlanmadan -mahkemeye hakaret suçundan- yirmi yılı aşkın cezalara çarptırılıyor ve bu cezalar neredeyse kesinleşiyor, uygulanmaya bile başlanıyor. Askeri yargı yaralanıyor. Kim ister bunu? O zaman çaresine bakmalı bu konuların.. Başta tutukevleri, cezaevleri boşaltılmalı. Tutukevlerinde uygulanan baskılar böylece son bulmalı. Kaç kez yazdım. Tutukevi görevlileri dikkatli olmalıdırlar. Kendilerine gözetim görevi verildiği sürece, ellerinde bulunan bu gençler, bu insanlar, emanettirler sadece. Yarın toplumun çeşitli kesimlerinde görev yapacaklardır. Onları hayatlarından bezdirmeye kimsenin hakkı yoktur. İşte geniş kapsamlı "genel af" tasarlanırken, bunlar da gözönünde tutulmalı.

Daha, koalisyonlar kurulmadı. Acelen ne? Neden bu kadar erken davranıyorsun diyenler çıkabilir. Sadece benim yapımdan gelen bir şey değil bu konularda ivecen davranışım. Ne demişti Ecevit?

-Hınçla barış bir arada yürüyemez. Kinleri unutmalıyız...

Hınçla barış bir arada yürümeyecekse, hınçları, kinleri toprağa göm- meliyiz. Anam, çok zorunlu ve fakat erken görülmesi gerekli şeyler oldu mu, şu tekerlemeyi söylerdi:

-Bana bir koca lâzım, o da bu gece lâzım...

Tez işlerin en başında barış gelmeli, yani genel af.

Bizim mahallenin muhtarı geldi geçen gün... Muhtar İbrahim Babacan, gerçekten babacan bir adam. Konuştuk:

-Yazılarınızı okurum. Çoktandır gelmek istiyordum olmadı. Sizi birkaç yol, bazı sivil emniyet memurları -MİT olacak herhalde- gelip muhtarlıktan sordular.

-Ne diye soruyorlar?

-Ekmekçi, yine eski evinde mi oturuyor? Adresi değişti mi filân diye sordular. Sonra sizin kimlerle görüştüğünüzü, evinize kimlerin gelip gittiğini bilip bilmediğimi araştırdılar. Gelip gittiler...

-Siz ne dediniz?

-Vallahi ne diyeceğim. "Onlar gazeteci, sabah giderler gece gelirler. Ben bile daha yüzünü görmedim" dedim.

-En son ne zaman geldiler?

-Seçimlerden on beş gün kadar önceydi...

Konuştuk, çay içtik muhtarımızla. Seçimler de bitti işte. Belki de arayıp sormazlar artık dedim. Ne bileyim?

25 Ekim 1973