Bağlarda Üzümler Nasıl?

Çocukluğumda, ilçeden ile ortaokula giderken, anam ku­lağıma fısıldamıştı...

-Bilirim, baban çok para göndermez. Oralarda harçlıksız kalırsan, mektubun bir köşesine, "bağlarda üzümler nasıl?" diye yaz, ben anlar, sana para ulaştırırım!

Ortaokul öğrencisiyken, uzun uzun mektuplar yazardım. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Gazetelerde okuduklarımı, mektubuma aktarır, dünyanın durumu ile ilgili ayrıntılı bil­giler de verirdim. Mektupları kardeşlerim okur, anam babam da dinlerlerdi...

İlçenin kaymakamı bir gün babama şöyle demiş:

-Amca, bende gazeteler var, istersen vereyim de okuyun...

-Yok, demiş babam, bugün Mustafa'dan mektup geldi, onu okuyacağız!

Uzun uzun sayfaların arasında da bir ufacık tümce:

-Bağlarda üzümler nasıl?

Her mektupta, bağlardaki üzümleri merak edişim üzerine babam şöyle dermiş:

-Yahu bu çocuk, bağa meraklı birisi değil. Dinlenmeye gel­diğinde de bağın, üzümün semtine uğramaz. Niye her mektupta, "bağlarda üzümler nası?" diye sorar?

Anam, hemen lafı ağzına tıkarmış:

-Çocuk, merak ediyor işte. Özlemiş demek, bağları, üzümleri. Merak etmese kızarsın, merak etse kızarsın sen de!

Aradan çok geçmez, ilçeden gelen bir yakınımız arar, bulur. Şöyle derdi:

-Al, bu on lirayı anan gönderdi.

Nasıl sevinirdim. Saflığımdan olacak, hemen bir de teşekkür mektubu yazardım:

"Anacığım, gönderdiğin on lirayı aldım..." filan.

Tabii, mektubu babam da dinliyor. Evde bir kızılca kıyamet. Babam:

-Canım, ben zaten para gönderiyorum. Bir de sen niye gönderiyorsun? Çocuğu israfa alıştıracaksın.

Yinelediğim mektuplardan birinde, yine "bağlarda üzümler nasıl?" diye sorunca, anam içinden; "bekle sen bağlardaki üzümleri, akılsız oğlan, para gönderdiğimi niye mektuba yazıyorsun?" diye geçirirmiş. Ama, çok geçmez yine de beş on lira bulur, buluşturur gönderirdi. Bu ana yüreğiydi.

Okula döndüğüm zaman, gömleğimin, ya da ceketimin ko­lunun içine bir beze sarılıp dikilmiş, üç beş kuruşu elimle koy­muş gibi bulurdum.

Mektupların bir köşesine sıkışmış, bağlardaki üzümleri soran satırları anımsayınca tüm analar gelir usuma.

Yakın dönemlerde, acıları, ıstırapları onlar çektiler. "Evlat acısı"nı da...

Milli Güvenlik Konseyi, ikisi sağ görüşlü, ikisi sol görüşlü ölüm cezasına çarptırılmış dört kişinin kararlarını onayladı. Yasa, dünkü Resmi Gazetede yayınlandı.

Türkiye'de geçmişte yaşanmış olayları hep biliyoruz. Gençlerin suçlara nasıl kışkırtılıp, itildiklerini de. Önemli olanı, terörün kaynağının kurutulmasıdır. Ölüm cezası onay­lanan, ancak halen kaçak olan İsa Armağan'ın mahkeme ka­rarında geçen ifadelerinden biri özetle şöyle:

... Ben ve arkadaşlarım, Etem Kıskıs, Cengiz, İsmail Koksal ve bir müddet önce ölen Haydar Şahin, birlikte "TUŞKO" adında "Türkiye Şeriatçı Komando Ordusu" ismi altında bir örgüt kurmuştuk. Bu örgütün gayesi Türkiye'yi komünist saldırılardan kurtarmak ve Türkiye'de şeriatçı bir düzen kur­mak amacını güder...

İsa Armağan ile Mustafa Pehlivanoğlu, Balgat'ta kah­vehaneleri tarayarak, beş kişinin ölümüne, 12 kişinin de ya­ralanmasına neden olmaktan ölüm cezasına çarptırılmışlardı.

Necdet Adalı ile halen kaçak olan Kemal Ergin hakkındaki ölüm cezaları da, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesinde verilmiş, kararlar Askeri Yargıtay'ın onayından geçtikten sonra, "MGK"nca onaylanmıştır. Mah­kemede, Yargıç üye Hava Yargıç Kd. Bnb. Üstün Gürsan, sanıklar hakkında TCK'nun 59'uncu maddesinin de uy­gulanmasını istedi. Ayrışık oy gerekçesinde, bir yerde şöyle dedi:

.... Kaldı ki, bu tür düşünceye sahip olan kişilerin yasal olarak örgütlenmesi ve iktidar yarışına katılması; yasal düzenlemelerle devamlı engellenmiştir. Bu nedenlerle; kişilere kendi özgörüşleri doğrultusunda adeta yasa dışı yollar bırakılmıştır. Düşüncenin suç sayıldığı bir ortamda cezaların şiddetlendirilmesinin de, yasa dışı eylemlere engel oluşturduğu kesinlikle söylenemez. Çünkü yurdumuzdaki uygulamalar in­celendiğinde, ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle, yak­laşık 3-4 senede bir sıkıyönetim ilan edilmiş, sanki ülkenin içinde bulunduğu duruma gelmesinde tek kusurlu olan o za­manın gençlik kuşağıymış gibi, bu kuşak yargılanmış, ce­zalandırılmış, ancak ne yasadışılık son bulmuş ne de, siyasal iktidarlar üzerlerine düşen mutlak görevlerini yerine ge­tirmişlerdir...

Ülke bu duruma gelmemeliydi elbette. Ama, bu duruma gel­mesinde sorumlu olanların, hala yol göstermeye çalıştıklarını görüyor, ne diyeceğimi şaşırıyorum.

AP'nin eski yayın organı bir gazetede, İrfan Özaydınlı'yı konu alan bir yazı okudum. Adını anmak istemediğim kişinin yazısını, Alpay Kabacalı, yarınki köşesine alacak mı bil­miyorum. Harp Okulu'nun yeni öğretim yılına başlaması törenine, Harp Okulunu bitirmiş emekli Orgenerallerden İnan Özaydınlı da çağrılmış. Soruyor yazar:

- Eski İçişleri Bakanlarından İrfan Özaydınlı'yı kim çağırdı oraya? Bilmiyorum eski asker ve politikacılardan daha başka kimler kalmıştı? Mesela Faik Türün Paşa orada mıydı? Tahkikat imkanımız sınırlı olduğundan bu meselede aydınlığa kavuşamadık... Ve bir de ne görelim? İrfan Özaydınlı tören sa­lonunda. Hayır hayır. Şerefli harbiyemizde çekilen bu filmi bir başkasıyla karıştırdık mutlaka...

Böyle yazıyor. Birazcık zahmet edip, gazetecilik yapsaydı, Faik Türün'ün, Zeki İlter'in, Semih Sancar'ın törene çağrıldıklarını öğrenirdi. Harp Okulu'nu bitirmiş, emekli or­generallerin okulun açılış törenine çağrılmalarından doğal ne vardı? Ama, yazanın amacı, başkaydı kuşkusuz.

Bir gün ülkemde de ölüm cezalarının kalkmasını görmek di­leğim. Merak ettim, başka ülkelerin bağlarını, üzümlerini, in­sanlarını, cezalarını... Dünyada ölüm cezalarını bütün suçlarda kaldıran 18 ülke var.

Casusluk gibi suçlar dışında, ölüm cezalarını kaldırmış ülkelerin sayısı da ondördü buluyor.

Avrupa Konseyi, Parlamenterler Meclisi, 22 nisanda yaptığı toplantıda, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinde değişiklik yapılarak, üye ülkelerin ölüm cezalarını kaldırması önerisini 25'e karşı 98 oyla benimsedi.

8.10.1980