Türk Eğitim Derneği'nin düzenlediği "İsmail Hakkı Tonguç'a Saygı" toplantısında konuşan, Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü emekli öğretim görevlisi Bayan Hidayet Telli, Tonguç'un Köy Enstitülerini kuruncaya değin geçirdiği evreleri anlattı. Burada, Tonguç'un "iş eğitimi"ne nasıl geldiğini bir bir sergiledi Hidayet Telli. Şöyle başladı:
Tonguç deyince, akla hemen Köy Enstitülerinin kurucusu 'Tonguç Baba' gelmektedir. Sayın Tonguç'un eserlerinin en büyüğü kuşkusuz Köy Enstitüleridir. Ama Köy Enstitülerinden önce, MEB Levazım ve Ders Araçları Müdürlüğü ve Türkiye'de ilk kez sanat eğiticisi yetiştirmek üzere kurulmuş olan Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü de vardır. Sayın Tonguç'un bu iki kurumdaki çalışmalarını ve bu kuramların nasıl oluştuğunu açıklamadan önce Tonguç'un yaşamından bazı kesitlere bir göz atmak gerekir. Burada şunu da söylemeliyim. Hiçbir açıklama ya da yorumun, yaşanılanı ve yaratılanı tam olarak yansıtabilmesi olanaksızdır.
Tonguç, İstanbul Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra, eğitimini geliştirmek üzere Almanya'ya gönderilir. Birinci Dünya Savaşı'nın sancılarını atmamış bir Avrupa'da, ülkesinde de kurtuluş savaşı yaşanırken Tonguç, Almanya'dadır. Orada belli bir okulu bitirme yerine, çeşitli seminerlere, kurslara katılarak, konferansları izleyerek, okulları inceleyerek, toplumun nasıl geliştiğini araştırarak eğitimini geliştirmeye çalışmıştır. Sanat eğitimi ve genel eğitim üzerine incelemeler yapmıştır. Her çalışmada olduğu gibi, Almanya'da da zamanını en iyi bir biçimde değerlendirerek yurda döndükten sonra da oradaki çalışmalarını yurdu için en iyi biçimde kullanmıştır. Postalozzi, Kerschesteiner ve Dewey gibi çağın ünlü eğitimcilerinden etkilenmiştir. Onlar gibi iş eğitimine inanıyordu. Ona göre uygulanmayan bir bilgi, boş ve geçersiz bir bilgidir. 'Bilmek demek, yapmak demektir.' diyordu...
Hidayet Telli, Tonguç'un bulunduğu sırada, Almanya'nın endüstri devrimini yaşadığını, insanların toprağa bağlanması nasıl yüzyıllar sürdüyse topraktan kopup makinelere bağlanmasının da bir süreç gerektirdiğini söyledi. Kültür de doğal olarak değişmekteydi. Bu değişikliğe insanların uyum sağlayabilmeleri için yaratıcı, yapıcı, yaptığı işe kendinden bir şeyler katabilen, içinde bulunduğu koşulları iyileştirebilen ve yenileyen kişiler olarak yetiştirmeleri gerekmektedir. Tonguç, güçlü, ileri ülkelerin endüstride söz sahibi olduklarını görmektedir. Almanya'da incelemeler yaparken ”Bauhaus” ekolünü tanımıştır. Avrupa'nın öbür ülkelerinde de benzer okullar vardır. Ama Almanya'da Bauhaus, çok güçlü bir ekiple en zirvede zamanını yaşamaktadır. Bu okul, tüm sanatı bir çatı altında topluyordu. Resim, grafik, yontu, seramik, tekstil, vitray, ahşap, metal üç boyutlu objelerin yapımı ve öbür çalışmalarla mimari ve iç mimari bir bütünlük içindedir. Aynı zamanda bu okul, endüstriye geçişte ürünlerin birim yozlaşmasını da önlemekteydi. Sanatı, zanaatı, endüstriyi etkisi altına almıştı. Yalnız sanatçı olacaklar için değil, tüm halkın sanat eğitiminden geçmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bunun için ilk, ortaöğretimde sanat eğitimi önemli bir yer almaktaydı.
Oysa, Türkiye'de Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma bozuk, geri toplumsal, ekonomik yapı değiştirilememişti. Nüfusun yüzde 80'i kapalı bir ortaçağ tarım ekonomisi sürdürmekteydi. Bunun yanında zanaatkâr olmanın bile ayıp sayıldığı bir toplumda, bunları aşıp endüstri devrimine ulaşabilmek, düşünülemeyecek denli zordu.
Tonguç, Almanya'dan döndükten sonra, dünyadaki bu gelişmeleri yakalayabilmek, aşabilmek için, ülkede bir "eğitimi yayma savaşı” açılmasının gerektiğine inanıyordu. Bir de hiç zaman yitirilmemesini öngörüyordu.
(Bir de günümüzde, 1995 yılındaki görüntüye bakalım; eğitimi yayma diye, Ahmet Ağa'nın ya da hacı bilmem kimin bağışlarıyla okul açıp eğitim sorununu çözeceklerini sananları düşünün. İrikıyım adamlar, söylev üstüne söylevler verip kurdeleler kesiyorlar. Yazıklar olsun!)
Tonguç, 1926 yılında, MEB'in o zamanki adıyla Levazım Ders Araçları yöneticiliğine atanır. Sonra, bu birimin adı "Mektep Müzesi Müdürlüğü", daha sonra da "Okul Müzesi Müdürlüğü" olur. Tonguç'un ülkesi için çalışmaları, bu atamayla başlar. Onun için, işin büyüğü küçüğü yoktur. Ayrıntılar da çok önemlidir. İnce iplerin birleşip halatları oluşturduğu gibi. Önemli olan ülkesinin nasıl bir ülke olmasını istediğidir. Burada birleşilen nokta, çağdaş, başka ülkeler karşısında başı dik, saygınlığı olan, demokratik, laik, halkçı bir ülke yaratmak. Bazılarının dediği gibi Batı taklitçisi değil, kendi ayakları üzerinde durabilen yaratıcı bir ülke. Atatürk'ün "Uygar olmayan uluslar, uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdur" sözü, cumhuriyet dönemi eğiticilerinin inandığı bir ilke olduğu gibi, Tonguç'un da taa çocukluk yıllarında başlayan yaşam savaşımında, uygarlığa erişme ve daha sonra da kendi gibi tüm köy çocuklarını uygarlığa eriştirme savaşı verdiğini görüyoruz.
Tonguç, uygarlık savaşını kazanabilmek için, çağdaş olamamanın nedenlerini şöyle saptar:
- Yüzde 80'i okuma-yazma bilmeyen bir ülke çağdaşlaşamaz.
- Ortaçağdan kalma bir düzenle endüstri devrimi yapılamaz.
- Yüzde sekseni köylü olan bir ülkede, köyü kalkındırmadan hiçbir şey yapılamaz.
- Ortaçağdan kalma skolastik bir eğitimle uygarlığa erişilemez.
- "Bugün varık, yarın yoğuk", "Dokuz günlük ömür için on günlük zahre haram", "Az çalış, çok çalış, kara toprağın altı senin" gibi halkı tembelleştiren dünya görüşüyle başarıya ulaşılamaz.
- Demokrasi ve halkçılık ilkesi uygulanmadan sosyal problemler çözülemez.
- Yaparak öğrenme ilesi uygulanmadan, insanlar üretken olamaz.
- Ayrıntılara önem verilmezse bütünlük, gelişim sağlanamaz.
- İnsanların yaratıcı gücü ortaya çıkarılmadan uygarlığa erişilemez.
Tonguç, yaşam boyu yaptığı bütün çalışmalarla toplumunu yukarıda saptadığı sayrılıklardan kurtarmak için uğraştı...
(Bugünkü yöneticiler, bunların birinin ayırdında mı? Gazeteciler, bir zahmet sorsunlar bakalım!)
7 Kasım 1995