48. Domuz - Bir Öykü

Orhan DURU

“Sen ne domuzsun sen”

Orhan Veli

Eve geç döndüğümde bir yaban domuzu ile karşılaştım, koltuğuma oturmuş, ayak ayak üstüne atmış bekliyordu. Birden dehşete kapılıp taş kesildim. Koltuk hoşuna gitmiş olmalıydı.

bir süredir yaban domuzlarının çevrede gezdiğini duyuyorduk. Onlar için çeşitli öyküler anlatılıyordu. Aile halinde dolaşıyorlarmış, ana-baba ve yavrular. Kimseye birşey yapmıyorlarmış, kabalak denilen bir kök ararlarmış toprakta, bu aramayı yaparken tarlalarla bahçelere zarar verirlermiş. Oysa bizim bahçedeki kaktüsleri ve soğanları olan bütün çiçekleri yediler.Denizi geçip karşı kıyıdan buraya geldikleri de söyleniyor ama ben inanmak istemiyorum. Ama yaban domuzlarının denizde yüzdüklerini görenler de var. Gece araçların farlarına yakalanınca ne yapacaklarını şaşırıp oturuyorlarmış yere. Bu yüzden kazalar oluyormuş. Yaban domuzuna çarpan bir araba gördüm. Lüks tank gibi bir BMW idi. Önü içeri sökmüştü neredeyse. Domuz ortada yoktu. Şimdi çarptığı bu domuzu düşünün. Bizim salondaki bu domuz da ona benziyordu herhalde.

Ben ayakta taş kesilmiş durup bunlan düşünürken koltuktaki yaban domuzu su fokurtusuna benzer sesler çıkardı. Benimle iletişim kurmak istiyordu belki. Ben de benzer sesler çıkardım.Bu yolla garip bir biçimde yakınlık mı kurmak istiyorum? Yoksa korkuyor muyum? Korktuğuma kuşku yok.

Bir yandan da kesici, vurucu bir alet var mı diye aranıyorum. Yok. Balta, keser, çekiç, kürek gibi şeylerin hepsi bodrumda. Çifte, tüfek, makineli tüfek, mitralyöz, kalaşnikof, uzi, akrep, geri tep- mesiz top, havan topu gibi şeyleri zaten bulundurmuyoruz. Bir sopa bile yok. Domuzun azı dişlerinin keskin uçlan dudaklarının kıyısından gözüküyor. Doğal olarak ürperiyorum. Savunmasız kaldım.

Sonra toparlanmaya çalışıp “Korkacak ne var?” dedim kendi kendime. “Alt tarafı bir domuz...” Aklıma Muppet Show’daki sevimli dişi domuz Piggy geldi. Ama Miss Piggy evcil bir domuzdu. Sık sık aşık oluyordu ve derisi pembe idi. Burada karşımda oturan ve oturduğu yerden homurdanan ise yontulmamış, neredeyse eşek büyüklüğünde kapkara bir yaban domuzu. Evcilleşmemiş bir yaratık. Yassı burnu biraz pembemsi o kadar. Onun ortasında kara birer nokta gibi burun delikleri. Gözleri ise yiyecekmiş gibi bana bakıyor.

Korkutmak istedim domuzu ve “Hoşt...Hoşt...” diye bağırdım. Bağırır bağırmaz “Hoşt” sözünün köpekler için söylendiğini anımsadım. Oysa karşımdaki bir domuzdu. Hem de domuz oğlu domuz. Yaratıktan “Ho ho ho şu şu tut şut..” gibi birtakım sesler çıktı benim “Host”uma karşılık, çaydanlık kaynıyormuş gibi sesler. Hiç kıpırdamadan oturuyordu ve yüzü gittikçe Alfred Hitchcock’a benziyordu bir yandan. Yaptığım hata yüzünden ter döktüm, başka bir girişimde bulunarak “Höst..” dedim. Bu da yanlıştı ve atlar için kullanılıyordu galiba, belki de beygirler için. Dilimizin çok sınırlı olduğu bilincine vardım o bunalım anında. Çok kısıtlıydı sözcükler. Örneğin yoktu bir sözcük domuzlan kışalamak için. Kedi olsaydı kolaydı. “Pist” denilebilirdi kısaca. Ama kediler bile aldırmıyorlar artık “Pist” sözüne.

insanoğlunun yeryüzü egemenliği sona eriyordu galiba.

Ansiklopediye baktım o arada;

Yaban domuzu; Latincesi Sus, Fransızcası sangller, Almancası Wildschwein, İngilizcesi Wild boar.. Memeliler sınıfının çift parmaklılar takımının, geviş getirmeyenler alt takımının bir familyası. Erkeklerin köpek dişleri uzamıştır. İnce kuyruklu ve bacaktan kısadır.

Hiç de öyle değil. Bunun bacaklan uzun ve kalın. Böyle gerginlik içinde dikilir, tüm insanlığı ve onların özgürlüğünü düşünürken Sezer indi üst kattan ve “Ne yapıyorsun burada kazık gibi durarak..” dedi azarlarcasına.

“Birşey yapmıyorum. Sadece bakıyorum..” dedim.

“Neye bakıyorsun?” diye sordu sezer.

‘Yaban domuzuna..”

“Ahh.. Ne şeker değil mi? Ne var bunda şaşıracak?”

Başka zaman olsa çığlık atar.

Bu defa çok kızdım ve tepem attı. Tüylerim diken diken oldu. Bağırdım birden;

“Burası dingonun ahin mı? İsteyen giriyor ve koltuğa yerleşiyor. Önce keçiler, şimdi de domuzlar.. Hem de bir yaban domuzu..”

“Ahh..” dedi Sezer. “Sen de insancıl duygular yok olmuş. Ne kadar hoş bu yaban domuzu..”

Kadınlan anlamak olası değil.

“Hem bunların dişlerinden çok güzel kolye yapılıyor. Benim vardı bir tane yarım ay biçiminde..”

Domuz gene homurdandı;

“Fosurup turup sop...”

Burnundan büyük bir soluk alıp verdi. Bizim saçma sapan tartışmalarımızdan bıkmış gibi bir hali vardı.

“Ne kadar güzel onu kente de götürürüz.” dedi Sezer.

“Çıldırmışsın..” dedim kendi kendime umutsuz. Sezer birşeyi yapmayı kafasına koydu mu yapar.

“Büyük kentte yaşayamaz bu hayvan..” dedim.

“Sen hayvan düşmanısın, doğadan da hoşlanmıyorsun..” diye saldırıya geçti Sezer. Tane tane ikna edici konuşmaya özen göstererek görüşlerini değiştirmeye çalıştım.

“Bak. Bu bir yaban domuzu. Evcil değil. Kırsal alanda yaşıyor. Çalılıklar ve yabanıl ortamda dolaşıyor. Oralarda çiftleşiyor, yavrularım o ortamda yetiştiriyor. Sen şimdi onu kente götürmek istiyorsun. Orada o kadar trafik arasında, kirli havada nasıl yaşar? iki günde ölür.”

Ses çıkarmadı Sezer bu kez “Ama çok sevimli..” demekle yetindi sadece. Oysa benim gözüme çok çirkin görünüyordu.

Hemen telefona sarıldım ve Mustafa Ekmekçi’yi aradım. Domuzlar konusunda görüşleri vardı onun ve bu yüzden başı bile derde girmişti.

Telefona çıkınca hemen derdimi anlattım.

“Mustafa Ekmekçi seni uzaklardan arıyorum, bana yardımcı ol. Şu anda koltuğumda bir yaban domuzu oturuyor. Sezer ise onu kente götürmek istiyor. Ne yapayım dersin. Beni bu domuzdan kurtar..” Ekmekçinin sesi uzaklardan geldi telefon kanallarını aşarak ve uydudan dolaşarak. “Yaban domuzu mu?”

“Ben yaban domuzlarından pek anlamam. Avrupa ile aramızdaki protein açığım kapatmamız gerekli. Nasıl bir şey bu yaban domuzu?”

“Bayağı domuz gibi bir şey.”

“Vallahi yaban domuzu konusunda pek görüş oluşturmuş değilim.”

“’’Saldırırsa ne yapayım?”

“Birşey olmaz. Sezer’e selam söyle. Gene görüşürüz.”

Küt diye kapattı telefonu.

Domuz gene sesler çıkardı;

“Tele forup sop şorup..”

Tüylerim diken diken oldu. En iyisi bu domuzu yok etmek, diye düşünürken yaban domuzu ile ilk iletişimi kurdum. Daha doğrusu o benimle kurdu ve yere düşeceğim sandım. Tansiyonum yükseldi,

korkudan zangır zangır titreyip ter ve kızamık döktüm.

“Keyfine bak..” dedi domuz, çok açık seçik bir domuzca ile. Ağzım bir karış açıldı ve acaip sesler çıkardım.

“Keyfine bak ve sırt üstü yat..Kente beni kimse götüremez. Oralarda yaşayanlar arasında benden daha domuz olanlar var.” “Sürek avı düzenleyeceğim senin kökünü kazımak için” diye bağırdım kendimi tutamayıp.

“Ayıp ediyorsun..” dedi domuz. “Dünya değişti, artık balinaları ve Caretta Caretta’lan bile korumaya aldılar. Benim ne zararım var? Hem ben yurdumun tarihi ve turistik yörelerini seviyorum, kimse beni buralardan uzaklaştıramaz.”

“Şimdi elimde bir tüfek olsaydı sana gösterirdim..” dedim biraz da korkutmak için.

“İşte siz insanoğulları hep böylesiniz.” dedi domuz. “Hem doğanın dengesini bozuyorsunuz, hem de karşıma geçip çığlık atıp domuzluk düşünüyorsunuz.”

“Ama domuz olan sensin..” dedim domuza. “Bahçelere girip çiçekleri yiyen sensin, fidanları koparıp atan sensin, tarlaları delik deşik eden sensin. bunlan yapan hep sensin..”

“Yeniden homurdandı koltuğumda gerinerek ve bir ayağım öbürünün üzerine atarak.

“Pöhh..” dedi. “Bunlar hep bizi yok etmek için uydurduğunuz saçma sapan gerekçeler...”

İyice kızdım ve bağırdım;

“Öyle de olsa, sen mekruhsun..”

“Ne demek o?”

“Din açısından sakıncalısın. Yasak var hakkında.”

“Belki de o yasak beni insanoğlundan korumak için konulmuş olabilir. Size kalsa tüm canlı yaratıkları yok edeceksiniz..”

Ne diyeceğimi şaşırdım.

Domuz koltuğundan kalktı, gerinerek esnedi ve kapıya doğru ilerledi. Hemen kapıyı açtım, eğilerek yol verdim. Ürkütücü bir gövdesi vardı doğrusu. Çıkıp gitti doğaya.

Derin bir soluk alıp kapıya yaslanıp dinlendim, sonra kilitledim. Sezer sordu;”Ne oldu?”

“Domuz gitti.” dedim. “Senin çiçek işlemeli perdelerini yiyip gitti.”

“Ahh. Ne güzel bir yabandomuzcuktu o.. Ne yapıp yapıp onu uzaklaştırdın.”

İşte elimize geçen fırsatları böyle kaçırıyoruz.