Cumhuriyet okuru Ragıp A. Saguner, açıklamalarının bu bölümünde ilginç şeyler söylüyor. Domuz etiyle ilgili olarak, Tevrat'ta, Kur'an'da geçen hükümleri anlatıyor. Saguner'in görüşleri, olanak bulunsaydı da, gazete de ayrıca yayımlansaydı, belki çok daha iyi olurdu. "Ankara Notlarının çerçevesi içinde, araya kendimi sokmadan aktarmaya çalışayım:
Ragıp A. Saguner, et üretimi açısından komşularımızdan da çok gerilerde olduğumuzu anlatıyor. Şöyle diyor:
Örneğin, Yunanistan'daki her kişi, Türkiye'dekinden ortalama iki kat daha çok hayvansal kaynaklı protein alıyor.
Görülüyor ki, insanca yaşayabilme ve yaşatabilme için tek sorumluluğumuz var: Görünmeyen hayvansal protein açlarımızı doyurmak". Ulu peygamberinin "komşusu açken uyuyamamanın Tanrı katında çok makbul" olduğunu" duyurduğu "inananlar" için ne sevaplı bir görevdir bu.
Şimdi Tanrı’nın doğa düzenine bir bakalım: Sığır en erken iki yıl sonra kendi ağırlığı kadar, koyun - keçi ise en erken ikinci yılda kendi ağırlığınca et verebilirler. Bunlara, ortalama 200-250 kg. et için, ürün verebilen, bir hektar toprağa gereksinim vardır, insan boğazından kaçırılmış besin alanı.
Ama domuz: O, altı ayda bir kendi ağırlığının ortalama 6-12 katı et üretiyor. Yılda yaklaşık 12-24 kat. Hiçbir üretim bu güç ve verimde değildir. Tanrının şaşırtıcı İhsanı gerçekten. Birçok dinler, mezhepler, hatta tarikatlar bir sürü hayvanın etinin yenmesini yasaklamışlardır. Bunlar arasında önemsizlerini saymazsak, boğa, inek, öküz, yılan (yiyenler var), maymun, tavşan, kuzu, kaz, balıkçıl, papağan ve bazı koşullarda deve, at, eşek, balıkların birçok türü... Neler yok ki?
Tüm bunlarda ortak nokta şu: Yasakların ve yükümlü olan etnik grubun yapısı araştırılınca, bütün o hayvanların eskiden onlarca kutsal, hatta tabu (ongun) oldukları görülüyor. Örneğin, Tevrat'taki yasakların bir kısmının, Yahudi toplumunun uzun bir etnik çağım yönetimi altında geçirdiği eski Mısır'ın ve dolayısıyla kendinin tabuları olduğu gözlenebiliyor. Elbette herhangi bir uygarlık ilişkilendiği uygarlıkla düşünsel ve davranış olarak alışveriş yapmazlık edemez.
İslam'da, tıpkı Tevrat'taki dize ve sınıflama ile hemen hemen aynı kasaplık hayvanlar yasaklanmıştır. Bunda şaşılacak bir nokta yoktur. İki din de aynı aileden değil midir? İslam süreli bir yineleme ve düzeltmenin son halkası olmuyor mu? İslamda domuz etinin yasaklanması, yasaklama ayetinden başkalarında bazı nicelikler altında, bağışlayıcı Tanrı tarafından kaldırılmış, domuz etinin yenmesine izin verilmiştir. Örneğin şanı yüce Kur'an, Bakara Suresinin 172. ayetinde "...Ama zorda kalan, istemeyerek ve zaruret tutarım aşmayarak (bu) haram edilenden yerse, üzerine günah olmaz" buyuruyor. Kur'an'da, bu konuda temel yasaklayıcı olan Maide Suresinin 2. ayeti, koyduğu yasağın hemen ardından "...Her kim (aç halde) zorda kalırsa, onlardan( haram edilen etlerden), günah işleme kastı olmadan yerse, Tanrı elbette bağışlayıcı ve acıyıcıdır" diye ekliyor. Bu hal ve kutsal bildiriler, hikmeti yüce Kur'an 'ca domuz etine tanınmış bir açık ayrıcalık ve haberdir. Yasaklanmış olan başka insan yiyeceklerinin hemen hepsi için bu "hoşgörü" yoktur. Örneğin, içki için en ufak bir hoşgörü (müsama) gösterilmemiştir. Gariptir, öyle olduğu halde, tüm İslam dünyasında, eskiden içlerinde peygamberin halifeleri de olmak üzere, hemen herkesçe içilip duruluyor,
O zaman şunu belirtmeden geçemeyiz; domuz etine karşı bazılarımızdaki şartlı reflekse bağlılık izlenimi veren bu inatçı bağnazlık nasıl oluşuyor? Kutsal Kur'an'ın yüceliğine ve insancıllığına yakışan yoruma sırt çevirmede neden direnilir?
Domuz eti düşmanlarınca bu etin günahları neler? Birer birer ele almakta yarar var: domuz eti yenip yenmemesi konusu, en yüksek dinsel yetkililerimiz de aralarında olmak üzere, bu ette birtakım zararlar belirtilerek insana yararsız, hatta zararlı olduğu için yenmemesi savunusu üzerine oturtulmuştur. Burada bir noktayı hemen belirtmek zorunludur; İslamda,-her kitaplı dinden daha net olarak- kesin ve cidden ahlaksal bir erdem vardır. Müslüman, ibadet görevine tam bir ahlak feragatiyle kendini "teslim" eder. Bu, ibadette kulluktan başka bir neden, bir "dünyevi" fayda düşünmek "büyük günah"tır. Kesin bu. Böyle bir iddia, insandan kulluktan başka bir şey istemeyen Tann'ya, bir ibadeti buyururken çıkar düşünme izafe etmek (haşa) mücessemecilik çukuruna doğru yuvarlanmaya kadar götürebilir.
Bir başka iddia da, domuz etinin Tanrı tarafından yasaklanması, bu hayvanın etiyle beslenen kişilerin bu hayvanın karakter özelliklerim (erkeklerin dişilerini kıskanmamaları gibi) de alması yüzündenmiş.
Çok ilkel ve tamamen gerçek dışı bir düşünce olduğu için, Ulu Tann'ya hiç yakıştırılacak bir ulu buyruk nedeni olamaz. Zira, etten ya da içilen kanından o cesedin niteliklerinin yiyene geçeceği inancı, yamyamcı kabile savaşlarında vardı. İlkel kavimler bu yüzden reislerini, babalarını bile yerlerdi. Vahşi ve çok çirkin bir gerilik. Oysa ki, karakter ve ruhsal davranış kökenlerinin yenilen et ve kanla bir ilişkisi olmadığı bilgisi çağlar öncesine uzanıyor. Kitaplı din öğretileri de -çok kolay bir yol olduğu halde- yamyamlığa değil, ruha ve akla yönelmiştir. Yaratıcıyı bu konuda bilgi dışı göstermek, nasılca bir dinsel "bağlılık" oluyor acaba?...
Ragıp A. Saguner, tartışmayı tatlı tatlı sürdürüyor.
3 Ağustos 1985