10. Doğa Düzeni...

Cumhuriyet okuru Ragıp A. Saguner, açıklamalarının bu bölü­münde ilginç şeyler söylüyor. Domuz etiyle ilgili olarak, Tevrat'ta, Kur'an'da geçen hükümleri anlatıyor. Saguner'in görüşleri, olanak bulunsaydı da, gazete de ayrıca yayımlansaydı, belki çok daha iyi olurdu. "Ankara Notlarının çerçevesi içinde, araya kendimi sok­madan aktarmaya çalışayım:

Ragıp A. Saguner, et üretimi açısından komşularımızdan da çok gerilerde olduğumuzu anlatıyor. Şöyle diyor:

Örneğin, Yunanistan'daki her kişi, Türkiye'dekinden ortalama iki kat daha çok hayvansal kaynaklı protein alıyor.

Görülüyor ki, insanca yaşayabilme ve yaşatabilme için tek so­rumluluğumuz var: Görünmeyen hayvansal protein açlarımızı do­yurmak". Ulu peygamberinin "komşusu açken uyuyamamanın Tanrı katında çok makbul" olduğunu" duyurduğu "inananlar" için ne sevaplı bir görevdir bu.

Şimdi Tanrı’nın doğa düzenine bir bakalım: Sığır en erken iki yıl sonra kendi ağırlığı kadar, koyun - keçi ise en erken ikinci yıl­da kendi ağırlığınca et verebilirler. Bunlara, ortalama 200-250 kg. et için, ürün verebilen, bir hektar toprağa gereksinim vardır, insan boğazından kaçırılmış besin alanı.

Ama domuz: O, altı ayda bir kendi ağırlığının ortalama 6-12 ka­tı et üretiyor. Yılda yaklaşık 12-24 kat. Hiçbir üretim bu güç ve ve­rimde değildir. Tanrının şaşırtıcı İhsanı gerçekten. Birçok dinler, mezhepler, hatta tarikatlar bir sürü hayvanın etinin yenmesini ya­saklamışlardır. Bunlar arasında önemsizlerini saymazsak, boğa, inek, öküz, yılan (yiyenler var), maymun, tavşan, kuzu, kaz, balık­çıl, papağan ve bazı koşullarda deve, at, eşek, balıkların birçok türü... Neler yok ki?

Tüm bunlarda ortak nokta şu: Yasakların ve yükümlü olan et­nik grubun yapısı araştırılınca, bütün o hayvanların eskiden on­larca kutsal, hatta tabu (ongun) oldukları görülüyor. Örneğin, Tevrat'taki yasakların bir kısmının, Yahudi toplumunun uzun bir etnik çağım yönetimi altında geçirdiği eski Mısır'ın ve dolayısıyla kendinin tabuları olduğu gözlenebiliyor. Elbette herhangi bir uy­garlık ilişkilendiği uygarlıkla düşünsel ve davranış olarak alışve­riş yapmazlık edemez.

İslam'da, tıpkı Tevrat'taki dize ve sınıflama ile hemen hemen aynı kasaplık hayvanlar yasaklanmıştır. Bunda şaşılacak bir nok­ta yoktur. İki din de aynı aileden değil midir? İslam süreli bir yine­leme ve düzeltmenin son halkası olmuyor mu? İslamda domuz eti­nin yasaklanması, yasaklama ayetinden başkalarında bazı nice­likler altında, bağışlayıcı Tanrı tarafından kaldırılmış, domuz eti­nin yenmesine izin verilmiştir. Örneğin şanı yüce Kur'an, Bakara Suresinin 172. ayetinde "...Ama zorda kalan, istemeyerek ve zaru­ret tutarım aşmayarak (bu) haram edilenden yerse, üzerine gü­nah olmaz" buyuruyor. Kur'an'da, bu konuda temel yasaklayıcı olan Maide Suresinin 2. ayeti, koyduğu yasağın hemen ardından "...Her kim (aç halde) zorda kalırsa, onlardan( haram edilen etler­den), günah işleme kastı olmadan yerse, Tanrı elbette bağışlayıcı ve acıyıcıdır" diye ekliyor. Bu hal ve kutsal bildiriler, hikmeti yüce Kur'an 'ca domuz etine tanınmış bir açık ayrıcalık ve haberdir. Ya­saklanmış olan başka insan yiyeceklerinin hemen hepsi için bu "hoşgörü" yoktur. Örneğin, içki için en ufak bir hoşgörü (müsama) gösterilmemiştir. Gariptir, öyle olduğu halde, tüm İslam dünyasın­da, eskiden içlerinde peygamberin halifeleri de olmak üzere, he­men herkesçe içilip duruluyor,

O zaman şunu belirtmeden geçemeyiz; domuz etine karşı bazı­larımızdaki şartlı reflekse bağlılık izlenimi veren bu inatçı bağnaz­lık nasıl oluşuyor? Kutsal Kur'an'ın yüceliğine ve insancıllığına ya­kışan yoruma sırt çevirmede neden direnilir?

Domuz eti düşmanlarınca bu etin günahları neler? Birer birer ele almakta yarar var: domuz eti yenip yenmemesi konusu, en yüksek dinsel yetkililerimiz de aralarında olmak üzere, bu ette bir­takım zararlar belirtilerek insana yararsız, hatta zararlı olduğu için yenmemesi savunusu üzerine oturtulmuştur. Burada bir nok­tayı hemen belirtmek zorunludur; İslamda,-her kitaplı dinden da­ha net olarak- kesin ve cidden ahlaksal bir erdem vardır. Müslü­man, ibadet görevine tam bir ahlak feragatiyle kendini "teslim" eder. Bu, ibadette kulluktan başka bir neden, bir "dünyevi" fayda düşünmek "büyük günah"tır. Kesin bu. Böyle bir iddia, insandan kulluktan başka bir şey istemeyen Tann'ya, bir ibadeti buyururken çıkar düşünme izafe etmek (haşa) mücessemecilik çukuruna doğ­ru yuvarlanmaya kadar götürebilir.

Bir başka iddia da, domuz etinin Tanrı tarafından yasaklanma­sı, bu hayvanın etiyle beslenen kişilerin bu hayvanın karakter özelliklerim (erkeklerin dişilerini kıskanmamaları gibi) de alması yüzündenmiş.

Çok ilkel ve tamamen gerçek dışı bir düşünce olduğu için, Ulu Tann'ya hiç yakıştırılacak bir ulu buyruk nedeni olamaz. Zira, et­ten ya da içilen kanından o cesedin niteliklerinin yiyene geçeceği inancı, yamyamcı kabile savaşlarında vardı. İlkel kavimler bu yüz­den reislerini, babalarını bile yerlerdi. Vahşi ve çok çirkin bir geri­lik. Oysa ki, karakter ve ruhsal davranış kökenlerinin yenilen et ve kanla bir ilişkisi olmadığı bilgisi çağlar öncesine uzanıyor. Ki­taplı din öğretileri de -çok kolay bir yol olduğu halde- yamyamlığa değil, ruha ve akla yönelmiştir. Yaratıcıyı bu konuda bilgi dışı gös­termek, nasılca bir dinsel "bağlılık" oluyor acaba?...

Ragıp A. Saguner, tartışmayı tatlı tatlı sürdürüyor.

3 Ağustos 1985