42. Don Kişotlar...

Aşık Veysel'e sormuşlar;


-    Salamda domuz eti vardır, yer misin?

Veysel şu yanıtı vermiş bilgece;

-    Ben ağzıma girene değil, ağzımdan çıkana bakarım!

Prof. Fehmi Yavuz, anılarında şöyle der;

-Hepimiz ağzımızdan çıkana bakmayı öğrenmek zorunda değil miyiz? Hele devlet adamları, özellikle değer karmaşası içinde olan toplumlunuzda, devlet adamlarının ağzından çıkanlar, olumlu olumsuz yönde çok daha etkili olmuyor mu?

Domuz eti üzerine yazdıklarımı Cumhuriyet okurları iyi bilirler. Uzun zaman oldu, bu konuya değinemedim. Gericilerden çekindi­ğim için değil, elim değmedi! "Bugün tam sırası" dedim içimden, nedenini anlayacaksınız...

Domuz eti konusunda, beni Cumhuriyet'te en çok, hatta tek destekleyenin Nadir Nadi olduğunu söylemeliyim. Nadir Nadi;

-    Arada bir yaz! der, özendirirdi.

Domuz etinden söz edişim, birincisi beslenme sorunu, İkincisi, bağnazlığın yıkılması olayıydı. Bu konuda da ustam Fehmi Ya­vuz'du. Yavuz, anılarında şöyle diyordu;

Kuran'da yasak edilen, daha doğrusu Kuran'ın buyrukların­dan ayakta duran, günümüze dek dokunulmazlık niteliğini koru­yan tek şey domuz etinin yasak edilmesidir, diyebiliriz. Yasak olan içkilerin çoğunu devlet üretiyor, satıyor. Domuz konusunu inanç­tan çok, ekonomik yönden ele alacağız.

Fehmi Yavuz, daha önceleri "Ankara Notları"nda aktardığım "Vay Mübarek Hayvan vay!" fıkrasını anlattıktan sonra, yine anı­larında bir yerde şöyle diyor:

Rusya yılda 85, Amerika 85, Fransa 15 milyon yöresinde domuz üretiyor. Öte yandan karakeçi rekoru 15-20 milyonla, yıllardan be­ri bizim elimizde. Bir köylü ailenin 50 keçi yerine, bir çift dişi do­muz beslemesinin yeterli olduğunu uzmanlar söylüyor. Cumhuriyet gazetesinde çıkan "Domuz ve Keçi" başlıklı yazımda;

-   Niçin inekleri, koyunları, atları vb. kaçırmış demezler de, ak­lım oynatanlara "keçileri kaçırmış" derler? sorusuna, köy öğret­menliğinde edindiğim bilgilere dayanarak şöyle bir yanıt vermiş­tim;

-   13-15 yaşlarında bir çocuğun önüne 30-40 keçi katarsınız. Ak­şam eve bir eksikle dönerse sopayı yer. Bu, birkaç kez olunca, ço­cuk durmadan yiyeceği sopaları düşünürken aklını oynatır. Öteki hayvanlar için bu durum pek sözkonusu değildir.

Karakeçinin ormana olan zararı konusuna dalıp sözü uzatmak istemiyorum. Pazarlamanın, geleneklere karşı gelmenin güçlü­ğünden söz eden uzmanlara yanıtım şu oluyor;

-   Pek çok şey kolay olsa idi bugüne dek sürüp gitmezdi. Bedel ödemeden sonuç alınmaz. Bana "domuz oğlu domuz" diyecekler, sana "babanın kemiklerim mezarda sızlatıyorsun" diyecekler. Bü­tün bunları sineye çekmek, kabullenmek gerek.

İleri ülkelerin de, domuza karşı olan alerjimizi ayakta tutmak için ellerinden geleni yaptığı bilinmektedir...

Prof. Fehmi Yavuz geçen yıl 11 temmuzda öldü. Gömüldüğü Dat­ça'da dostlarınca anıldı. Mustafa Çoşturoğlu, dünkü Cumhuriyet' te, ikinci sayfada onun için ne güzel bir yazı yazdı.

Mustafa Çoşturoğlu ile Fehmi Yavuz, bir gün Türker Alkan'ın bir konuşmasını izliyorlarmış. Konuşmacı bir ara, biz de "Don Kişot”lar yetişmediğinden yakınmış. Fehmi Yavuz, Coşturoğlu’nun kulağına eğilmiş;

-   E be birader, ben ne güne duruyorum. İşte ben Türkiye'nin bir numaralı Don Kişotuyum! demiş.

Fehmi Yavuz, Coşturoğlu'nun dediği gibi "en çetin konuların üzerine, gerçeklerden yılmadan en akılcı ve köklü önlemlerle çık­masını "bilen kişiydi. Çoşturoğlu, "Fehmi Yavuz'un Don Kışotluğu Türkiye'deki ussallık savaşırım bir simgesidir" diyordu. Coşturoğ­lu'nun buna ilişkin geniş bir yazısı "Mülkiyeliler Birliği" dergisin­de yayımlanacak.

Dün Fehmi Yavuz'un ölüm yıldönümüydü, bugün de Şadi Alkılıç, "Şadi Baba"nın ölüm yıldönümü! Şadi Baba, ilk Nazım Hik­met’le birlikte, 1938 Harpokulu olaylarından yargılanmış, daha sonra, 1962'de Yunus Nadi Yarışması'na yolladığı "Liberalizm mi, Sosyalizm mi?" konulu yazısında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanmıştı. Yaşamı demir parmaklıklar arasında geçti. Yetmedi, bu kez 12 Mart yakasına yapıştı. İngiltere'de yaşa­yan Selma Ashworth adında bir kadının sağa sola gönderdiği mek­tuplarla "komünist örgüt" kurmaya giriştikleri ileri sürülen kimi aydınlar arasında "Şadi Baba"da vardı. "Donsuz Selma" diye de anılan Ashworth'un mektup yolladıkları arasında kimler yoktu ki? Şiar Yalçın, Nihat Sargın, Çetin Özek, Erdal Boratap, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Azra Erhat, daha çok… Selma Ashworth, o yıllar çalıştığım Türk Haberler Ajansı’na, bana da kartlar yollardı! Görülen davanın adı “Şadi Alkılıç ve arkadaşları” davasıydı. Yargılananlar, bir süre tutuklu kalıp çıktılar. Şadi Baba ölünce, İlhan Selçuk. 21 Temmuz 1983 günlü Cumhuriyet’te, “Şadi Baba’nın Yolculukları” başlıklı bir yazı yazdı. İlhan Selçuk, “Güle Güle Şadi Alkılıç” diyordu sonunda. Şadi Baba’yı saygıyla anıyorum…

12 Temmuz 1992