Domuz eti ile ilgili yazıyı ilk ne zaman yazdığımı düşünüyorum, belleğimde pek kalmamış. Belki de Avrupa'ya ilk çıktığun, 1964 yılında, Almanya'da Türk işçileriyle yaptığım röportajlarda geçmişti, kesin bilmiyorum. 1964'te, "Çarıklılar" adıyla Milliyet'te yayımlanan yazı dizisinde, şöyle bir bölüm vardı.
Yıllar geçti...Hasan Almancayı öğrendi.. Alman adetlerini öğrendi. Ailelerin arasına girdi.. Şimdi, bir Alman kızıyla nişanlıdır. Anasına, ağasına mektuplar yazdığı gibi, bir iş bulmuş, Almanya'da öğrenim yapmıştı. Sordu anasına;
-Ara sıra domuz eti de yiyorum anacığım...
-Oralarda aç kalma da ne yaparsan yap...diye cevap geldi anasından...
Ahmet, bir başka alem. Benim onlara ilk sorum şu oluyordu;
-Domuz eti yiyor musunuz?
-Ahmet yerken besmele de çekiyor. Burada nimet bu, diyor...
Ama, hepsi Ahmet gibi değil. Yemeyenler çok. Onlar çarşıdan bulgur, bulamaç gibi şeyler alıyorlar. Bir lokantaya gidildi mi, listedeki yemek soruluyor ilkin;
-Domuz mu?
-Domuz!
-Domuz kalsın, şundan ver...
XXX
Hasan'la, arkadaşlarının evinde bol bol domuz eti ya da salam, sucuğu yediğimizi anımsıyorum.. Ancak, domuz ile domuz etini ele almam, Prof. Fehmi Yavuz'la yakın konuştuktan sonra başlar. Fehmi Yavuz , domuzu keçiye karşı bir çözüm olarak düşünmekteydi. Keçi ormanı yok ediyordu, domuz öyle mi? O, ormanın başlıca koruyucusuydu."Bir köylü, derdi, keçi besleyeceğine, bir çift domuz alsa, kısa süre sonra, hem çocuğunu kolejlerde, yüksek okullarda okutur, hem kendisi bey gibi bir yaşam sürer.."
Domuz eti konusunda, bu kitapta, büyük savaşım veren Prof. Fehmi Yavuz için büyükçe bir bölüm ayrıldı. Bu, ona karşı bir gönül borcumuzdu.
İngiltere'de çıkan "Deli İnek sayrılığı" belleklerden çıkmış değil daha. Dünya çalkalanıyor. Bir devrimle değil, bir yıkım, bir sayrılıkla.. AIDS'ten beter bir sayrılık. Çevreme bakıyorum, kimse oralı değil mi ne?
Daha yeni, 13 Nisan 1996 günlü Cumhuriyet'te vardı; Londra'dan bildiren Zafer Arapkirli, "80'li yılların vebası 'deli inek' diyordu. Raşit Aşçıoğlu ise, sayrılıkla ilgili olarak şunları yazıyordu;
Deli inek hastalığını ilk olarak 1986 yılında bir İngiliz Profesör Tarım Bakanlığı'na haber verdi.
1986 yılında 13 bin İngiliz danası BSE hastalığına yakalanmıştı. Prof. R. L., Tarım bakam John Gummer'e o tarihte 6 milyon ineğin yakılması gerektiğini söylediğinde Tarım Bakanlığı uzmanları bunu ciddiye almamışlardı. Prof. R.L., BSE hastalığının "hayvandan insana" geçebileceği uyarısında da bulunmuştu.
1986'da hastalığa yakalanan danalardan birinin kedi maması konservesine girmesi, Max isimli bir ev kedisinin delirmesine neden oldu. Delirme kedinin beyninin de BSE hastalığına yakalanan danaların beyinleri gibi "sünger"leşmesinden anlaşıldı. Dünyaca ünlü İngiliz dergisinin gazetemizde saklı koleksiyonlarından 1990 yılına ait bir sayısında İngiliz Tarım bakanlığı yetkililerinin dikkatinin BSE (Bovine Spongiform Encephalopathy) hastalığına çekildiği görülüyor. 1990'da bakan olan John Gummer'e, İngiliz mikrobiyoloji profesörü R.L., "deli inek" hastalığının insanlara geçebileceği uyarısında bulunuyor...
Geldik bu güne.. Türkiye'de insanlar, radyasyon tehlikesinde olduğu gibi, hiç tınmadan, deli inek eti olup olmadığına bakmadan tıkınmayı sürdürüyorlar...
Avrupalı'nın, hatta sayrılığın kaynağı İngiltere'de yaşayanların işleri kolaydır. Oturur, domuz eti yer. Domuz etine karşı -gereksiz- direnen Türkiye'de yaşayanlar ne yapacak? Kapıya gelen sayrılığa, ölüme karşı boynunu uzatacak mı, uzatmayacak mı?
Mustafa Kemal, "Türk milleti zekidir" diyordu, "Türk milleti çalışkandır"; Aziz Nesin, 1990'larda, "Domuz eti yemediği, iyi beslenmediği için Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır" yargısına varıyordu. Aziz Nesin, özel konuşmalarımızda;
-Aslında daha fazladır o oran ya, ben biraz alttan söyledim. Tepki çekmemek için...derdi.
Aziz Nesin, tepkileri yine çekti. "Vaaay, sen nasıl Türk milletine hakaret edersin, onu küçük düşürmeye kalkarsın?" diyenler çıktı. Aziz Nesin, yargıda aklandı. Şimdi ne olacak? Türk halkının, tüm Türkiye'de yaşayan halkların, aptal olmadıklarını, bağnazlığın kölesi olmadıklarım saptama sırası geldi.
Bu kitap, ülkenin gerçeklerinden yola çıkarak, yazılan yazıların bir araya getirilmesiyle, sevgili İsmail Gülgeç'in fırçasıyla ortaya çıktı.
Yapıta eleştiriler elbette çıkacaktır. "Siz müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsunuz!" diyenler olacaktır, oldu da. Yazılanları olduğu gibi, yazılacakları da,ilgiyle izleyecek, usun kantarma vuracağız. Bu konuda da en büyük yardımcımız okurlara güveniyoruz, güveneceğiz.
Us ile sağduyu, bizim en büyük, en değerli eleştirmenimizdir.
Laik bir ülkede yaşamamn mutluluğunu, hiç ama hiçbir şeye değişemem.
Mustafa Ekmekçi
Nisan 1996, Ankara.