Cumhuriyet okurlarından Ragıp A. Saguner, Kuşadası Kadınlar Denizi, Turkad Oteli'nden yolladığı mektubuna makale diyebileceğim güzel bir yazı da eklemiş. Yazısının başlığı “Günahsız Domuz Eti". Şöyle diyor girişinde.: "Ülkedeki kasaplık hayvan nasıl bir gelişme gösterirse göstersin, ülke için yetersizdir. Ülkede insanla hayvan, besin alanı başında çekişiyor. Domuz etinin toplumca yenmemesinin asıl nedeni, insanların olumsuz yönde koşullandırılmasıdır. Yapılan ithamlar karşısında domuz etinin ne bilimsel, ne de dinsel hiç bir günahı yoktur. İlmi yüce kuran'ın bağnaz bir inatla yasaklamadığı ise kesindir."
Mektubuna şöyle giriyor Ragıp A. Saguner:
Çok Sayın Bay Ekmekçi,
Sütununuzda sürdürdüğünüz soylu -izin verirseniz ekleyeyim- cesur ataklarınız birçok yurttaş gibi beni de size daha daha hayran ediyor. Teşekkür ederim.
Domuz eti üzerinde, daha geniş bir yankı, daha ekonomik öğeler kullanan bir yakınlaşmayı gözledim. Bu zamana kadar sizlerin çabasına yeterli bir yaklaşım olmadı sanıyorum.
Oturdum, domuz eti aleyhinde ileri sürülen nedenleri sürenler- ce çok sevilenlerin bilimsel ve yer yer ekonomik ve sosyal yönleriyle dinsel yönünü bugüne dek yeterli olgunlukta mevcut olan, kendimizin de edinebildiklerini ve gördüklerim -azıcık da olsa- çok genel bir yazı biçiminde toplayarak sunmayı düşündüm.
Bu cesaret neden diyeceksiniz belki. Cesaret değil, geçmişime de bir hesap verme oluyor. Ömrüm, bütün idari ve bilimsel yaşamım bu konuların harmanında oluştu. Bu alana borçluyum sayılır. Tanrı izin verirse, bir gün tanışacağız. Özür dilerim, anlattığım nedenlerle susmayı doğru bulmadım. Konunun toplumca biraz daha kavranmasına yardımı dokunur diye, düşünürseniz, kısaca yayımlanmasını uygun görürseniz, emrinizdedir. Bu vesile ile hayranlığımı yenler, saygılarımı tazelerim sayın kardeşim.
Ragıp A. Saguner tartışmanın başından beri destekledi, mektup gönderdi. Kısaca değinmiştim, okurlar anımsarlar. Cumhuriyet okuru Saguner'in, hiç sıkılmadan okuduğum görüşlerinin, bu "Ankara Notlan"nda, bir bölümünü vermek istiyorum. Şöyle diyor Saguner:
Bilge, 'İnsanların uygarlık tarihleri, yemek tabaklarında yazılıdır' diyor. Gerçekten de, toplamların en geç ve en güç değişen davranışları, beslenmelerinde. Anadolumuzda, 4000 yıldır yerleşik toplumumuzun iştahla yemekte olageldiği 'çiğ köfte', ateşin insanoğlunca daha kullanılamadığı dönemin bugüne uzayan artığıdır. Bir bakıma neolitik çağın bugüne yansıyan sofra tekniği, çiğ et damak zevki.
Şu tek kanıt bile insanların beslenme ile sofra zevk ve tekniğine ne denli tutsak, ne denli bağnaz olduğunu göstermeye yeter. Buna beslenmedeki koşulların kolaylığım da ekleyebilirsiniz. Pavlov'un 'şartlı refleks' deneyi bile yiyecek üzerinde yapılmıştı.
Burada bazı gerçeklere, çaresiz kalma, zorunluluk içine düşme gibi... hallerde bile, toplumlunuzun domuz etini yememekte direnmesini başka türlü açıklamaya bilimsel ve akılcı bir olanak yoktur. Daha da ilerisi, toplumlunuzda kuşaktan kuşağa insafsızca aktarılan haksız bir politika ve propagandaya dayanılarak yüzyıllarca durum sürdürülebilmiştir. Bugün görülen odur ki, birçok- yurttaşımız, hikmeti yüce Kuran'daki Tanrı buyruğu üzerinde en ufak bir bilgi sahibi olmadan, bir akli neden de aramadan, domuz etine karşı koşullandırılmıştır. Öyle bir beyin yıkama ki...
Gene yurttaşlarımızın çok büyük bir çoğunluğu, örneğin tavşan eti yemez. Dinsel ve tarikatça öğretilerle bazı balıkları, kuşları da yiyemez. Hintliler de dinsel inandırma yüzünden, dana, tosun, inek, öküz, boğayı bile kesip yiyemiyor. Öyle ya, yılan yemesi zorunlu artık.
Görülüyor ki, domuz etinin yenmemesine asıl neden, toplumun özel olarak olumsuz yönden koşullanmasıdır. Dünya, on binleri aşkın et hayvanı olabilecek türlere sahip. Ama böylesine nedenlerle ancak onlarla sayılabilecek kadarından faydalanabiliyor
Çağ ulaşım ve özellikle aydınlanma teknikleriyle donandıkça, yenebilen hayvan sayısı her yerde artıyor.
İnsanlarda bu akıl varken, hayvansal proteine de kesinlikle muhtaçken, bu hayvanları çeşitli biçimde kesip, elbette afiyetle yiyecektir.
Bugün tüm dünyada, yeterli hayvansal protein sağlanması, hele bunun insan yaşam ve çalışabilme gereksinimini karşılayacak nitelik, özellikle nicelikte olması, vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Türkiye'de ise bu zorunluluk en yüksek düzeylerdedir Türkiye'deki kasaplık hayvan, ne gibi bir gelişme gösterirse göstersin, ülke için yetersizdir. Bu yetersizlik, bölgesel iklim çevresine, yöredeki insan nüfusuyla hayvan sayısı arasındaki dengenin ağırlığı yönüne, coğrafi alanın hayvan yemi ve insan gıdası üretimlerinden hangisinde daha verimli bulunduğuna göre, bölge dengesizlikleriyle de değişmez bir kaderdir. Bu görünüm, ülkedeki korkutucu hayvansal protein açlığının ne denli çıkmazda olduğunu da, acımasızca ortaya koyuyor. O kadar ki, adam başına yediğimiz et, hayvan istatistiklerimize güvenme cömertliğini göstersek bile yılda ancak 18-20 kg'dır (?).
Artan nüfus karşısında denebilir ki, Türkiye'de hayvanla insan, coğrafyaları üzerinde, beslenme alanı başında birbiriyle çekişiyor. Böyle giderse çekişip de duracak... Daha şimdiden hayvan, her karış toprakta insandan yüzde 30 fazla.
Et üretimini, insanla hayvan arasındaki bir boğaz kavgasına kapıştırmadan, ülkeyi gizli hayvansal protein açlarıyla budala ve miskinler diyarı olmaktan kurtarma kesin zorunluluk oluyor. Zira, 'Et yiyen uluslar, yemeyenlere her zaman -hükümran- olmuşlardır.' Sosyoloji tarihi böyle bildiriyor...
Ragıp A. Saguner'in açıklamaları daha bitmedi. Gelecek "Ankara Notları"nı, Saguner'e ayırmayı sürdüreceğim.
31 Temmuz 1985