9. Günahsız Domuz Eti...

Cumhuriyet okurlarından Ragıp A. Saguner, Kuşadası Kadın­lar Denizi, Turkad Oteli'nden yolladığı mektubuna makale diye­bileceğim güzel bir yazı da eklemiş. Yazısının başlığı “Günahsız Domuz Eti". Şöyle diyor girişinde.: "Ülkedeki kasaplık hayvan na­sıl bir gelişme gösterirse göstersin, ülke için yetersizdir. Ülkede in­sanla hayvan, besin alanı başında çekişiyor. Domuz etinin toplumca yenmemesinin asıl nedeni, insanların olumsuz yönde koşullandırılmasıdır. Yapılan ithamlar karşısında domuz etinin ne bilimsel, ne de dinsel hiç bir günahı yoktur. İlmi yüce kuran'ın bağnaz bir inatla yasaklamadığı ise kesindir."

Mektubuna şöyle giriyor Ragıp A. Saguner:

Çok Sayın Bay Ekmekçi,

Sütununuzda sürdürdüğünüz soylu -izin verirseniz ekleyeyim- cesur ataklarınız birçok yurttaş gibi beni de size daha daha hayran ediyor. Teşekkür ederim.

Domuz eti üzerinde, daha geniş bir yankı, daha ekonomik öğe­ler kullanan bir yakınlaşmayı gözledim. Bu zamana kadar sizlerin çabasına yeterli bir yaklaşım olmadı sanıyorum.

Oturdum, domuz eti aleyhinde ileri sürülen nedenleri sürenler- ce çok sevilenlerin bilimsel ve yer yer ekonomik ve sosyal yönleriy­le dinsel yönünü bugüne dek yeterli olgunlukta mevcut olan, ken­dimizin de edinebildiklerini ve gördüklerim -azıcık da olsa- çok ge­nel bir yazı biçiminde toplayarak sunmayı düşündüm.

Bu cesaret neden diyeceksiniz belki. Cesaret değil, geçmişime de bir hesap verme oluyor. Ömrüm, bütün idari ve bilimsel yaşa­mım bu konuların harmanında oluştu. Bu alana borçluyum sayı­lır. Tanrı izin verirse, bir gün tanışacağız. Özür dilerim, anlattığım nedenlerle susmayı doğru bulmadım. Konunun toplumca biraz da­ha kavranmasına yardımı dokunur diye, düşünürseniz, kısaca ya­yımlanmasını uygun görürseniz, emrinizdedir. Bu vesile ile hayranlığımı yenler, saygılarımı tazelerim sayın kardeşim.

Ragıp A. Saguner tartışmanın başından beri destekledi, mektup gönderdi. Kısaca değinmiştim, okurlar anımsarlar. Cumhuriyet okuru Saguner'in, hiç sıkılmadan okuduğum görüşlerinin, bu "An­kara Notlan"nda, bir bölümünü vermek istiyorum. Şöyle diyor Sa­guner:

Bilge, 'İnsanların uygarlık tarihleri, yemek tabaklarında yazı­lıdır' diyor. Gerçekten de, toplamların en geç ve en güç değişen davranışları, beslenmelerinde. Anadolumuzda, 4000 yıldır yerleşik toplumumuzun iştahla yemekte olageldiği 'çiğ köfte', ateşin insanoğlunca daha kullanılamadığı dönemin bugüne uzayan artığıdır. Bir bakıma neolitik çağın bugüne yansıyan sofra tekniği, çiğ et damak zevki.

Şu tek kanıt bile insanların beslenme ile sofra zevk ve tekniği­ne ne denli tutsak, ne denli bağnaz olduğunu göstermeye yeter. Buna beslenmedeki koşulların kolaylığım da ekleyebilirsiniz. Pavlov'un 'şartlı refleks' deneyi bile yiyecek üzerinde yapılmıştı.

Burada bazı gerçeklere, çaresiz kalma, zorunluluk içine düşme gibi... hallerde bile, toplumlunuzun domuz etini yememekte diren­mesini başka türlü açıklamaya bilimsel ve akılcı bir olanak yok­tur. Daha da ilerisi, toplumlunuzda kuşaktan kuşağa insafsızca aktarılan haksız bir politika ve propagandaya dayanılarak yüzyıl­larca durum sürdürülebilmiştir. Bugün görülen odur ki, birçok- yurttaşımız, hikmeti yüce Kuran'daki Tanrı buyruğu üzerinde en ufak bir bilgi sahibi olmadan, bir akli neden de aramadan, domuz etine karşı koşullandırılmıştır. Öyle bir beyin yıkama ki...

Gene yurttaşlarımızın çok büyük bir çoğunluğu, örneğin tavşan eti yemez. Dinsel ve tarikatça öğretilerle bazı balıkları, kuşları da yiyemez. Hintliler de dinsel inandırma yüzünden, dana, tosun, inek, öküz, boğayı bile kesip yiyemiyor. Öyle ya, yılan yemesi zo­runlu artık.

Görülüyor ki, domuz etinin yenmemesine asıl neden, toplumun özel olarak olumsuz yönden koşullanmasıdır. Dünya, on binleri aş­kın et hayvanı olabilecek türlere sahip. Ama böylesine nedenlerle ancak onlarla sayılabilecek kadarından faydalanabiliyor

Çağ ulaşım ve özellikle aydınlanma teknikleriyle donandıkça, yenebilen hayvan sayısı her yerde artıyor.

İnsanlarda bu akıl varken, hayvansal proteine de kesinlikle muhtaçken, bu hayvanları çeşitli biçimde kesip, elbette afiyetle yi­yecektir.

Bugün tüm dünyada, yeterli hayvansal protein sağlanması, he­le bunun insan yaşam ve çalışabilme gereksinimini karşılayacak nitelik, özellikle nicelikte olması, vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Türkiye'de ise bu zorunluluk en yüksek düzeylerdedir Türkiye'­deki kasaplık hayvan, ne gibi bir gelişme gösterirse göstersin, ül­ke için yetersizdir. Bu yetersizlik, bölgesel iklim çevresine, yörede­ki insan nüfusuyla hayvan sayısı arasındaki dengenin ağırlığı yö­nüne, coğrafi alanın hayvan yemi ve insan gıdası üretimlerinden hangisinde daha verimli bulunduğuna göre, bölge dengesizlikleriy­le de değişmez bir kaderdir. Bu görünüm, ülkedeki korkutucu hay­vansal protein açlığının ne denli çıkmazda olduğunu da, acımasız­ca ortaya koyuyor. O kadar ki, adam başına yediğimiz et, hayvan istatistiklerimize güvenme cömertliğini göstersek bile yılda ancak 18-20 kg'dır (?).

Artan nüfus karşısında denebilir ki, Türkiye'de hayvanla insan, coğrafyaları üzerinde, beslenme alanı başında birbiriyle çekişiyor. Böyle giderse çekişip de duracak... Daha şimdiden hayvan, her ka­rış toprakta insandan yüzde 30 fazla.

Et üretimini, insanla hayvan arasındaki bir boğaz kavgasına kapıştırmadan, ülkeyi gizli hayvansal protein açlarıyla budala ve miskinler diyarı olmaktan kurtarma kesin zorunluluk oluyor. Zira, 'Et yiyen uluslar, yemeyenlere her zaman -hükümran- olmuşlar­dır.' Sosyoloji tarihi böyle bildiriyor...

Ragıp A. Saguner'in açıklamaları daha bitmedi. Gelecek "Anka­ra Notları"nı, Saguner'e ayırmayı sürdüreceğim.

31 Temmuz 1985