Aramızda (Ablası Meryem- M.A.), çok az yaş farkı olduğu için, birlikte büyüdük. El ele tutuşur, ilçeden Hocalar köyüne babamın ablası Fetime Halamıza giderdik. O bize yumurta kırar, 'Vay benim yeğenlerim gelmiş' diye sevinirdi. Aşık Veysel'in dediği gibi, 'Kurt doyduğu yere kırk kez gidermiş' , onun gibi, sık sık halamıza kaçardık. Ben, beş yaşımda var yoktum; Hoca Sait Efendi'ye sureler öğrenmeye birlikte gittik!1
Anasının bazen "Kömür çuvalım!" bazen de "Karabiberim!" diye sevdiği Ekmekçi'nin arkadaşları arasındaki adı da "Kara Mustafa"dır.
"Çocukken annem yıkarmış beni leğen içinde. Kadınlar geçerken şöyle seslenirlermiş: 'Anam bu çocuk ağarmaz, boşuna yıkama."2
"... Bir gün Muharrem Amcamın evine gitmiştik. Sıdıka Yengem, ayrılırken bize bir tane kelek verdi. Kelek, kavunun yavrusu. Yengem, büyük olduğu için ablama vermişti. Kavunun mevsimi geçmişti. Çıktıktan sonra, portakal büyüklüğündeki keleği, bana vermesi için yalvarıyordum:
-Ne olur, bana ver ben taşıyayım! (Aslında nasıl olsa birlikte yiyecektik!)
-Olmaz diyordu. Göğsüne bastırdıkça bastırıyordu. Yalvarmalarım boşunaydı. Eve yaklaşıyorduk. Anam kapının önüne çıkmıştı. Ben bağırmaya başladım:
-Anaaaa! Kızın divlek çaldı! Meryem sesini çıkarmıyor, kıpkırmızı bir yüzle, keleği göğsünde saklıyordu.
-Anaaaa, kızın divlek çaldı! Anam seslendi:
-Biraz daha bağır oğlum, sesin iyi duyulmuyor!
-Anaaa! Kızın divlek çaldı!
Anamın elleri arkasındaydı. Meğer bir elinde taş varmış, bizim yaklaşmamızı beklermiş. Yaklaşınca taşı fırlattı. Taş vınlayarak başımın üstünden geçti. Ben 'anam' diyerek kaçtım. Kelekten de tadamadım!"3
"Çocuktum. Bir gün, bir kadının arkasından 'Ana' diye bağırdım. Kadın:
-Ben senin anan değilim dedi, yürüdü...
-Aaa, niyeymiş o? diye geçirmiş olmalıyım içimden. Bırakmadım arkasını. Üstünde çarşaf etek vardı, yüzü kapalıcaydı. Bürgüsünün ucunu dişleriyle tutmuştu. Arkadan bağırdım yine:
-Anaaa!
-Git, yavrum ben senin anan değilim...
Boyu kısacıktı. Tombalak. Öylesine benziyordu ki, bir yüzünü görebilsem. Yandan yaklaşıp baktım. Eteklerine yapıştım, yeniden...
-Ana!
-Çattık! dedi kadın, elimden tuttu evimize getirdi. Anama şöyle dedi:
-Oğlunuz arkama katıldı, 'Ana' diye. Getirdim..."4
"Emin Amcam, çocukluğunda yaylada kuzu gibi meler, kurdu getirirmiş.
Yanık melemeye dayanamayan kurt, ininden çıkıp gelince başta amcam, hepsi kaçışırlarmış. Oldukça tehlikeli bir oyun. Ama yaylada, dağ başında zaman nasıl geçecek?
-Haydi Emin, bir mele de getir şu canavarı!
-Meeeeee! Meeeee!
Kurt, uzaktan yalanarak görününce, kaçışmalar, ağaçlara tırmanmalar başlar mı size? Kurt, bunun bir oyun olduğunu ne bilsin? Meleyince yine geliyor.
O yıllar, köylerde tiyatro olsa, amcam iyi bir seslendirmeci olurdu ne bileyim? Çocukluğunda böyle şakacı olan amcam, çocukluğumda gözüme çok sert görünürdü. Korkardım ondan. Sonra sonra, içinde gülümseyen muzip bir yanı olduğunu öğrendim. Daha çok sevdim.
Masal anlattırmayı, en çok da bana anlattırmayı severmiş.
"Anam da sık sık şöyle öğüt verirdi:
-Aman oğlum, arkanda da gözün olsun!
Bu söz, yalnız anamın değil, yüzyıllardır süzülüp gelmiş Anadolu insanının deneyiydi.
Ne demekti insanın arkasında da gözü olması; önünü görürken arkasını da görmesi? Bir türlü anlayamazdık güler geçerdik. Sonra sonra anladım."5
"Çocukluğumda yörükler gelirdi evimizin damına(!) 'Keçiboynuzu' yüklü develer çöktü mü, mahallenin bütün çocukları toplanırdık çevresine... Develeri kızdırmaya çalışırdık. Kızarlardı da onlar: 'Löm bidi bidden deve, kulakları kurtlar geve' diye bir ağızdan çığrışmaya başladık mı, develerin sabrı tükenir, ağızlarında biriktirdikleri 'geviş'leri püskürtürlerdi üstümüze. Sonunda bir yörük delikanlısı gelir bizi kovalardı.
"Yörükler getirdikleri keçiboynuzu, limon, ceviz, nar gibi ılıman bölge yemişlerini buğday, nohut, patatese değiştirip dönerlerdi. Bu sıralar bizim dam bayram yerine dönerdi. Yeldirmeli gelinler bürgülü genç kızlar koşarlardı bir şeyler almıya.
Yörükler kadınlı erkekli çalışırlardı. Hele kadınları, erkek gibi yürür, erkek gibi konuşur, açığı hiçbir yönde geri kalmazlardı erkeklerinden. Ben buna da şaşardım. Biz gece gezmelerine giderken babam önden gider, anamla biz, onun iki adım gerisinden yürürdük. Anam kız kardeşlerimi tembihler dururdu:'Yolda dikkat edin, erkeklerin yolunu kesmeyin' diye. Şimdi düşünüyorum da yörüklerin böyle yetişmelerinin sebebini; kadınların eve kapanıp kocalarından ekmek beklememelerinde onların da kocaları gibi çalışıp bir çeşit 'doğal eşitlik' yaratmalarında buluyorum."6
"Çocuktuk. Küçük kardeşim, kedinin bıyıklarını makasla kesmiş. Babam azarlıyordu kardeşimi:
-Oğlum, ne yaramaz şeysin sen; insan kedinin bıyıklarını keser mi?
Kardeşim, önüne bakıyor, yanıt vermiyordu. Bıyıkları kesilen kedi, öfkeli öfkeli kardeşime bakıyordu. Şaşkın bir hali vardı...
-Söyle oğlum, niye kestin kedinin bıyıklarını?
Yine yanıt yok. Kız kardeşlerim, bir köşede kıs kıs gülüyorlar, azarın dayakla sonuçlanıp sonuçlanmayacağını kestirmeye çalışıyorlardı...
Köyde, kasabada kuyruğu kesik olmayan köpek yok gibiydi. Sorardım:
-Niye kesiyorlar, köpeğin kuyruğunu?
-Kuyruğu kesilen köpek yavuz olduğu gibi, kurda iyi de saldırır. Köpeğin kulağını da keseriz ki, sürüye yaklaşan kurdun sesini, gelişini iyi duysun diye."7
"Çocukluğumda arkadaşlarımdan çok dayak yedim. Birkaçı, bir araya gelip döverlerdi. Eve, yüzüm gözüm kanlar içinde dönerdim. Babam sorardı:
-Ne oldu, kim dövdü?
-Kimse dövmedi, düştüm.
-İnsan düşünce, böyle yüzü gözü kan içinde mi kalır? Söyle kimler dövdü?
Susardım. Belki de dövülmüş, dayak yemiş olmak ağrıma giderdi de ondan söylemezdim kimlerin bir araya gelip dövdüklerini...
Babam da huyumu bildiği için ses çıkarmazdı. Ancak, birkaç gün sonra olayın kokusu çıkardı. Çocukluk işte, bir punduna getirir, bana dayak atanları yakalar ben döverdim. Arkadaşlarım, benim gibi yapmazlardı. Doğruca babama giderler:
-Amca, oğlun bizi dövdü... diye yakınırlardı. Babam, onların hatırı için olacak, azarlar, döverdi... Arkadaşlarım, beni cezalandırmaktan dört köşe olmuş biçimde, mutlu ayrılırlardı. Onlar gidince, babam [beni] överdi:
-Kara Mustafa'yı dövüyorum ama, bir huyunu çok seviyorum, dayak yer, kafası gözü yarılır, gelip de 'beni şunlar şunlar dövdü' demez. Bayılıyorum bu huyuna.
Dayak yedikten sonra, böyle övülmek yine de onun yumuşadığını gösterirdi. Hoşuma giderdi...
Bizleri çok gizli severdi. Anamın bir gün babama:
-Şu çocukları bir gün kucağına alıp sevdin mi? diye sorduğunu anımsarım.
Babam hemen yüzünü asardı. Çocuğa, sevdiğini belli etmek, ona yüz vermek demekti...
Dayak yediğim zaman, dayak atanların babasına ya da babama yakınmaya gitmeyişi huy edinişim, gazetecilikte çok işime yaradı. Haber kaynağını açıklamama konusunda kendimi kolay eğittim..."8
"... O gün, bugün bu huyumu bırakmadım desem yeri. İlk eğitimin etkisi mi ne, biri gelip, arkadaşını, dostunu şikayet etse, şikayet edene kızarım hemen." 9
Ekmekçi, yaşamında hep çocukluğunu yaşamış, o çocuk yanını hiç yitirmemiştir. Gazeteciliğinde de özellikle askeri yönetim dönemlerinde, politik mesajlar vermek istediği zaman, yazılarında çocukluk anılarını bir kuyumcu ustası gibi işlemiş, taşı gediğine koymuştur. Yıl 1973...12 Mart döneminin yaralarını saracak genel af halkın gündemindedir. Yeni Ortam gazetesinde 25 Ekim 1973 tarihinde yazdığı Ankara Notları' nda toplumdaki genel af talebini dile getirmektedir:
"Çocukluğumdan beri yakınlarım tez canlılığımdan, ivecenliğimden yakınırlar. Anama göre, yedi aylık olduğum için böyle aceleciymişim. Sininin çevresine oturup, öğle yemeğini yiyoruz değil mi? Hemen sormadan edemezmişim:
-Ana akşama ne yiyeceğiz?
-Şu yemeğini ye bakalım, akşam olsun bir, o zaman düşünürüz...
Kafama takılırdı. Akşama da böyle yiyecek bir şey olacak mı diye. Bir şeyi biriktirmesini, saklamasını da öğrenemedim. Babama çekmişim bu yönden. O da, akşamı beklemezmiş, bekleyemezmiş anlaşılan. Kurtuluş Savaşı'nda herkese olduğu gibi birer peksimet verilir, ancak onun bir kısmını yemeleri, yarısını da akşama saklayıp akşam yemeleri buyurulurmuş. Yarısını yiyip, yarısını akşama saklasa ya, hayır... Bütün peksimeti bir seferde yer, akşam da açlıktan kıvrana kıvrana subay olan ağabeysinin- Muharrem Amcamın- yanına gider, biraz peksimet daha vermesini istermiş. Amcam kızarmış:
-Yav, neden peksimetini yiyip bitiriyorsun, onun yarısı akşama kalacaktı...
Sonra kendi peksimetinden biraz verirmiş anlaşılan. Ağabeysine çok saygı gösterirdi babam. Örneğin, aralarındaki yaş farkı nedir ki? Ama, yanına geldiği zaman hemen toparlanır, saygılı bir durum alır. Nerdeyse o konuşmadan dünyada konuşmazdı. Bizim kuşak pek öyle olmadı mı ne?
İvecen yani aceleciydim dedim ya, anam böyle şeyle karşılaştı mı, beni mazur gösterecek bir neden de bulurdu. Çoğu zaman:
-Ona bakmayın o, yedi aylık zaten. Dokuz ay bile sabredemedi de yedi ayda dünyaya geldi, derdi.
... Hınçla barış bir arada yürümeyecekse, hınçları, kinleri toprağa gömmeliyiz. Anam, çok zorunlu ve fakat erken görülmesi gerekli şeyler oldu mu, şu tekerlemeyi söylerdi:
-Bana bir koca lazım, o da bu gece lazım...
Tez işlerin en başında barış gelmeli, yani genel af."10
OKULLU EKMEKÇİ
Yıl 1934... Mustafa Ekmekçi, ilkokula Hadim'de başlar.
"Meryem Ablam, okula benden önce başladı. O galiba ilkokul üçte, ben birdeydim. Ders aralarında, hemen eve koşardım. Anam:
-Vay okul çocuğu geldi, ben daha hiçbir şey yapamadım! derdi. Az sonra ablam gelir:
-Kardeşim, daha tatil değil, ders arası verildi, der, beni elimden tuttuğu gibi okula götürürdü.
Akşamları derslerimizi birlikte çalışırdık. Anam, elinde kirmanı, yününü eğirir, bizi seyrederdi. Çeşitli renklere boyadığım elişi kağıtlarını kesip deftere yapıştırmak bir sorundu. Zamk yoktu. Zamk yerine sümüğümüzü kullanırdık. Tutkal gibi yapışırdı. Burnumda sümüğüm kalmamışsa, ablamdan isterdim. Vermezse sızlanırdım:
-Ana, şu kızına bir şey söyle, bana sümüğünü vermiyor!
-Neye vermiyorsun çocuğa kız? O senin kardeşin.
-Ana, vallahi bende de yok! " 11
"Çocukluğumda önce saz çalmaya, sonra omuzuma oyuncak tüfek asmaya heveslendiğimi yazsam...
Heveslerime, öyle kızmıyorlar, hafiften dalgalarını geçiyorlardı.
-Bu çocuk ilerde iyi saz çalacak, köçek olacak! diyorlardı.
Beş yaşındayken, binbaşının kızını kaçırmayı planlamıştık evde. Babam, pek karışmıyor, ama ağabeyim işi ciddi tutuyordu...
-Mustafa, sen benim ayak ucumda yat. Sabah erkenden ben kalkınca, bir tekmeyle seni uyandırırım. Kızı kaçırırız.
Ağabeyimin ayakucunda yatmak için geceyarılarına değin beklerdim.
Anam, kızardı...
-Oğlum, seninle dalga geçiyorlar, zevzekleniyorlar, git yat yatağına.
Ertesi sabah, ağabeyim:
-Hay Allah, uyanamadım, derdi...
Yüzümü çeşmede yıkarken gören dayım:
-Aman yeğenim, ne yapıyorsun yüzünü yıkama. Kurumaz, derdi.
Gözlerimi çapaklı gören babam, 'Niye yüzünü yıkamadın?' diye sorar, 'Şükrü Dayım kurumaz yıkama dedi' karşılığını verirdim. Babam, kendisinden yaşça küçük dayımı azarlar:
-Şükrü yapma, şu çocuklara... derdi. Dayım bir yere sıvışır, kıs kıs gülerek...
İlkokul birinci sınıfta, ortada salınan kız arkadaşım Leman'ı şappadak öptüm. Öğretmen Ali Rıza Bey, bir cetvel vurdu avucuma, başka bir şey demedi. Konu, bir süre evde söylendi durdu.
Eşeğe binme dediler, bindim. Yüklü eşeğin üzerindeki balta ayağımı kesti. Azar işittim. Arkadaşlarımla kavga ettim, başım yarıldı, attan düştüm. Kamyonun arkasına asıldım, babam gördü bir araba dayak yedim. Dayak değil de, dövdükten sonra dikenli çöğürlerin içine attı, dikenlerin tüm vücuduma batması acıttı...
Okulda kopya çektiğim oldu. Öğretmenin sandalyesine iğne de koyduk galiba." 12
"Çocukluğumda, okulda sabahları 'bit muayenesi' olurdu. Bir de 'tırnak muayenesi.' Tırnakları uzun olanlar, ellerini uzatmaz, parmaklarını içe bükerlerdi. Müzevir çocuklar olurdu:
-Öğretmenim, bunda bit var!
Haydi gözler ona çevrilirdi. Memur, asker çocukları daha temizdiler. Evde pek titizlik gösterilirdi. İyi bir kadın temizliğinden belli olurdu. Çamaşırların yıkandığı pınarın adı 'Bitli Pınar'dı. Çocukluğumda beni önce anam yıkardı, ortalık yerde gelip geçen görürdü. Kadınlar takılırlardı anama:
-Hiç uğraşma, ağarmaz o! derlerdi. Anam gönlümü alırdı:
-Kel karılar, ne bilecekler? Benim oğlum yıkanınca pamuk gibi olacak!
Keyiflenir, gözüme kaçan sabunu unuturdum. Biraz büyüyünce babam yıkadı. Gözüme sabun kaçınca ağlamaya başlardım. Babam,
-Sus bakayım, derdi, dinle bak, dışarıda bir çocuk ağlıyor!
Ağlayan çocuğu duyabilmek için susardım. Benden başka ağlayan olmadığını ne bileyim?
Çamaşırlarım tertemiz olurdu, ama yine de bit pire bulunurdu. 'Bit temize gelir!' derlerdi."13
"ÇOCUK VALİ"
"Çocukluğumda tiyatrocu olmak isterdim. Küçük yaşta, elimde uyduruk bir saz, dolaşırdım. Daha ilkokula gitmeden, kuzuları, koyunları nedense okulun çevresinde güder, otlatırdım. Aylardan yazdı, okul bahçesine kurulan sahnede, bir oyunun provaları yapılıyordu. Öğretmen İbrahim Cengiz, seslendi.
-Gel bakalım buraya...
Öğretmen, köylü kadın kılığına girmişti, köylü kadının başından geçenleri, 'monologla' anlatıyordu. Şöyle dedi:
-Perde açıldığı zaman, sen sahnede olacaksın, ben içeri girince: 'Ana geldi!' diye boynuma sarılacaksın. Ben seni dizime yatıracağım. Sen başka bir şey söylemeyeceksin. Tamam mı?
-Tamam! dedim.
-Provalara gelmene gerek yok. Temsil akşamı burada ol yeter!
Temsil gecesi geldi, ben, 'Ana deldi!' diye bağırarak, kadın giysileri giymiş İbrahim Beyi karşıladım. O beni dizine yatırdı. Bitlerimi de ayıklıyormuş gibi yaparak, monoloğuna başladı. İzleyenler gülmekten kırılıyorlardı. Monologda, köyün dedikoduları, gelmiş geçmiş her şey vardı...
İlkokul beşinci sınıfa geldiğimde, İbrahim Cengiz, öğretmenimiz oldu. Beni, zeybek oynayanlara seçti. 'Çocuk Vali'de de rol aldım. Bir gün derste, bir soruyu bilemeyince İbrahim Hoca, tokadı patlattı:
-Seninle her gün zeybek mi oynayacağız? dedi.
Sahneyi, derslerden çok sevmem, hocayı kızdırmıştı. Sonraları, lise sıralarında, sahneden inmiyordum. Biri şöyle demiş Konya'da:
-Sahne, babasının evi gibi, öylesine rahat...
Oysa rahat değildim. Kalabalık, alkışlar ürkütürdü. Yüzüm kızarırdı. Tiyatrocu olamadım, ama tiyatroyu hep sevdim."14
"Solağın Hüseyin, Singil'in Hüseyin, daha birkaç arkadaşları değirmenden dönerken Hasan Dayımı (Odabaşı- M.A.) vurmuşlar...Evde, dayımı vuranlar için 'katiller' deniyordu. Kan güdülmüyordu ama, vuranların çocuklarıyla, yakınlarıyla konuşulmuyordu. Küs duruluyordu.
Dayımı vuranların tümü ilçenin cezaevindeydi. İlkokula gidiyordum. En sevdiğim arkadaşım Haydar'dı. Haydar Singil...Babası hapisteydi. Ders arasında birlikte oynuyor, birlikte ders çalışıyorduk. O, yakın olan köyden ilçeye geliyordu okumak için. Ben de altı, yedi yıl önce, aynı köyde doğmuş, dört yaşına dek orada oturmuştuk. Bir gün:
-Haydi bizim eve gidelim köye... dedi. Anam da seni görmek ister...
Okuldan çıkınca, köye gittik. Haydar'ın anası, beni görünce azıcık sarardı. Oğluna gizlice şöyle fısıldadığını duydum:
-Niye getirdin hay oğlum? Babası duyarsa, çok döver...
Akşam karanlığı olmuş, güzel bir sofra hazırlanmıştı. Yoğurt, pekmez, kuru fasulye, kaymak da vardı galiba...
Sofraya oturmuştuk. Önce nal seslerini duyduk. Atlı gelip kapının önünde durdu. Haydar'ın anası dışarı çıktı. Gelene şöyle diyordu:
-Ne olur dövdürmeyin babasına. Bunlar çocuk, düşmanlığı ne bilsin?
Dışarı çıktım. Babamın yardımcısı Seyit Ahmet'ti...
-Haydi bakalım, Kara Mustafa gidiyoruz!
Atın terkisine aldı. Yıldırım hızıyla sürüyordu. Kayalıklarda atın nallarından kıvılcım çıkıyordu. Soluk almıyordum... Babam, Seyit Ahmet'e:
-Süratle al, gel. Kayalıklarda düşer, kafası parçalanır diye düşünme. Ölürse, davacı olmayacağım! demiş.
Eve geldik. Daha babam gelmemiş. Anam, ne yapacağını şaşırmış. Kardeşlerim, yiyeceğim dayağı düşünerek, biraz acımaklı bakıyorlar... Komşulardan gelenler var:
-Ne olmuş?
-Düşmanların evine gitmiş!
Az sonra, anam:
-Bir şey ister misin? Canın bir şey çekiyor mu açsındır? diye sordu.
-Kavun istiyorum... dedim. İşkenceden önce, canım kavun çekmişti...
Hemen yattım. Herkes oturuyor, benim başıma gelecekleri merak ediyordu. Başıma yorganı çektim. Bir şeycikler görmek istemiyordum.
Babamın geldiğini, sesinden anladım. Bir ara, yorganın altından ayağımı kavradı. Çekemedim. Ayağıma bir sopa indi. Sopa kırılmıştı. Babam:
-Yak şu lambayı! diye bağırıyordu. Anam, petrol lambasını söndürmüş. Kulağıma:
-Kaç! diye seslenmişti. Karanlıkta kaçtım. Arkadan gelen komşular, babamı yatıştırıyorlar:
-Gel Allahaşkına amca, diyorlardı, bunlar çocuk! Düşmanı ne bilsin?
Haydar'ın babası, cezaevinde öldü. Ondan sonra, şaşırtıcı bir şey oldu. Aileler konuşmaya başladılar. Biz Haydar'la yıllarca arkadaşlık ettik. Düşmanlık kalmadı kimsenin arasında. Bu dostlukta, çocuk sevgisinin de ufacık bir payı var mı diye düşündüğüm olur..."15
Hasan Odabaşı'nın öldürülmesini 11 Mart 1981 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Ankara Notları' nda okuyan ve o yıllarda Hadim'de Jandarma Komutan Vekilliği yapmış Astsubay Ali Rıza Süer, Ekmekçi'ye yazdığı mektupta, Anadolu insanının yabancısı olmadığı o dönemin "eşkiyaları"yla ilgili ilginç bilgiler vermektedir.
Hasan Odabaşı ve tahsildar Mustafa Çavuş'un öldürülmesi ve Köğüşoğlu Mustafa Efendi'nin yaralanması olayları 1928'dedir. Olayların ayrıntısına girmeyeceğim. O devirde Hadim'de birçok eşkiya vardı. Bunların yakalanması için, Karaman, Çumra, Bozkır, Seydişehir ve Beyşehir'den birer, ikişer jandarma eri verilerek, merhum Hadim Kaymakamı Rıza Rauf Bey'in buyruğunda ve benim komutam altında bir on beş kişilik 'Müfreze', birlik kuruldu. İlk çatışma Gerez Köyü'nün Akalanı yöresinde oldu. Biri yaralı olarak ele geçirildi. O zaman Gezleveli Bozkır isyanını başlatanlardan İbrahim Efe sağdı. Eşkiyaları o korurdu. Birinin yaralı olarak ele geçmesinden sonra Efe, Kaymakama, 'Edna (pek alçak- M.A.) Kaymakam', bana da 'Ahvali mütalaa edilmedik, hüviyeti meçhul çavuş sizleri öldürüp, etlerinizi Hamza Pınarı'nda itlere yedireceğim. Bozkır Kaymakamı'nın ve Şube Başkanı ile Jandarma Komutanının akibetlerini gözlerinizden uzak tutmayın!' diye gözdağı vererek haber gönderdi. Yürekli vatandaşların da yardımı ile İbrahim Efe temizlenince, eşkiyalar çevrede tutunamayarak Antalya yörelerine kaçtılar. Hadim'den adam gönderildi. Yerleri saptanıp yakalandılar, 1930'da. Bir yıla yakın çarık giyerek suçlular kovalandı. Cumhuriyet'in 10'uncu yıl affından yararlanarak, cezalarının kalan kısmını Hadim'de çektiler.16
"Atatürk öldüğünde ilkokulun son sınıfındaydım. Hadim'de bütün okul, bahçeye toplandık. Başöğretmenimiz Ali Galip Ulutan bir konuşma yaptı. Ağladı. Ben neden ağlamadım acaba? Ağlayanları seyrediyordum merakla.
Öyle tembih etmişlerdi:
-Saat 9'u beş geçe, boru sesini duyar duymaz olduğunuz yerde duracaksınız...
Eve mi gidiyordum? Tarlanın ortasından geçerken boru sesi...
Olduğum yerde durdum. Karşıdan gelen köylülerimiz yürüyorlardı. Belki de Atatürk'ün öldüğünü bilmiyorlardı. Biraz yürüdüm ben de, sonra yine durdum. Çocukluk işte.
... Babam eskiyazıyı kendi yazar, kendi okurdu. Latin harflerini tanımazdı sanırım. Amma, okuldan yolladığımız mektupları kardeşlerimize okutur, dinlerlerdi. Mektup bitince bir daha okuturlardı herhalde. Onlara okuldan uzun mektuplar yazardım. Bir deprem mi olmuş bir yerde, gazetelerde okuduklarımdan -düşlerimi de katarak- mektuba döşenirdim." 17
İlkokul yıllarında, öğretmeni Ekmekçi'ye okulda yapılacak bir toplantıda şiir okuma görevi verir. O da günlerce çalışıp şiiri ezberler. Küçük Ekmekçi'nin okulda şiir okuyacak olması babasını onurlandırır ve O'na yepyeni bir potin alır. Ekmekçi sevincinden o gece potinlerine sarılarak uyur. Ertesi gün toplantıda, ezberlediği şiirin dizelerini unutur. Sandalyenin üzerinde yutkunur durur; şiirin sonunu getiremeyince üzüntüden kendini yer bitirir. Sandalyeden indirirler. Babası nedendir bilinmez bunu olay haline getirir; Ekmekçi'yi bir güzel döver, potinlerini de elinden alır.
Ekmekçi, yaşadığı bu olayı unutmaz ve yıllar sonra kızlarına anlatırken sanki onların çocuklara karşı daha bir hoşgörülü olmalarını ister gibidir.
- 1. ______ "Güç Bir Yazı Denemesi," Cumhuriyet, 15 Nisan 1997.
- 2. Nuriye Akman, "Barışı Domuz Sağlayacak," Sabah, 2 Haziran 1996, s.19.
- 3. Mustafa Ekmekçi, "Uygar Kişi Sayrıevinde Ölür," Cumhuriyet, 24 Nisan 1997.
- 4. ______ Eylül Yazıları, Ankara, Güldikeni Yayınları, 1996, s.132.
- 5. A.g.e., s.49-50-73.
- 6. Mustafa Ekmekçi, "Yörüklerden Kalan, Ulus, 2 Temmuz 1957, s.2.
- 7. ______ Eylül Yazıları, s.188.
- 8. A.g.e., s.67-68.
- 9. Mustafa Ekmekçi, Gün Ola Harman Ola, 2.B., Ankara, ÇGD Yayınları, 1995, s.87.
- 10. A.g.e., s.182-183.
- 11. Mustafa Ekmekçi, "Güç Bir Yazı Denemesi," Cumhuriyet, 15 Nisan 1997.
- 12. ______ Uyanın Heeey..., İstanbul, Tekin Yayınevi, 1987, s.219-220.
- 13. ______ Tilkiyle Kuyruğu, s.40-41.
- 14. A.g.e., s.22-23.
- 15. Mustafa Ekmekçi, Eylül Yazıları, s.241-244.
- 16. A.g.e., s.248.
- 17. Mustafa Ekmekçi, Gün Ola Harman Ola, s.201-202.