Holding Basını

Türkiye'de 24 Ocak 1980 yeni bir "milat" olmuştur; toplumun yeniden yapılandırıldığı bu süreçte ülke askeri cunta ve onun sivil devamı görünümündeki  Turgut Özal tarafından yönetilmiştir. Sermaye birikiminin acıma­sızca  gerçekleştirildiği, vahşi kapitalizmin karabasan gibi toplumun üzerine çöreklendiği bu dönemde, tekel­leşme hız kazanmıştır. Holding basını bu süreçte ortaya çıkmıştır: 1980 öncesi ailelerin kontrolündeki basının holdingleşmesini bu tarihten sonra holdinglerin Babıali'ye girişi izler. Kozanoğlu-Çavuşoğlu grubunun 1982'de Güneş gazetesini yayımlaması, Asil Nadir'in de Gelişim dergi ve Günaydın-Tan gazetelerinin bağlı olduğu Veb-Ofset gruplarını satın almasıyla holdinglerin Babıali çıkarması başlamıştır.

1990'lı yıllarda, medya patronları, sadece ve sadece gazete ve dergi basarak, TV kanalı işleterek sermayenin büyütülmesinin mümkün olmayacağını anlayarak, bir sanayi kompleksi haline dönüşmeye başladılar. İçinde bankaların, diğer sanayi, hizmet şirketlerinin de olduğu bir holdingin bir parçasına dönüşüp, teknolojilerini yeni­lediler, ölçeklerini büyüttüler. İnanılmaz fonlar akıtılmaya başlayan medya sektörünün mekanı da değiş(miş); Babıali'den İkitelli'deki plaza isimli dev yapılara geçil(miştir).1

Plazalar, medya baronlarının güçlerinin simgesi haline gelmiştir.

Promosyon, basında tekelleşmeyi hızlandıran ana unsurlardan birisi olmuş, bu yolla büyüme ivmesi kazanan medya devlet teşviklerinin de katkısıyla özel televizyon kanalları kurmaya başlamıştır. Bu aşamada Ankara ile medyanın ilişkileri daha da grift bir yapıya dönüşmüş; kağıt, resmi ilanlar, devlet bankalarının ucuz kredileri, devletin ekonomik kuruluşlarının reklam bütçeleri, yatırım teşvikleri, hatta Başbakanlığa bağlı örtülü ödenek­lerle medyayı yanlarına çekme, etkileme uğraşları sürmüştür.2

Medya dünyasının 1990'lı yıllardaki 5 büyüğünden Doğan ve Bilgin grupları -diğerleri İhlas grubu, Erol Aksoy ve Uzan ailesi- 1995-1996'da aralarında dağıtım (BİRYAY) ve reklam (BİMAŞ) karteli  oluşturmuş; so­nuçta, medya patronları Türkiye'nin 500 sanayi baronu içinde üst sıralarda boy göstermeye başlamıştır. İstanbul Sanayi Odası'nın araştırmasına göre, 1995'te Türkiye'deki 500 büyük firma arasında Sabah gazetesi 35'inci, Hürriyet gazetesi 40'ıncı, Milliyet gazetesi de 68'inci sırada yer almaktadır.3 Hürriyet 1996'da 34; 1997'de 31'inci; Milliyet ise aynı yıllarda sırasıyla 54 ve 55'inciliğe yükselirken Sabah 41 ve 46'ncı sıralara gerilemiştir.4

Medyadaki tekelleşmenin tarafsızlık ilkesinin kolayca gözardı edilme olasılığını artırdığı, bu kaygının basın ya­yın kuruluşlarında çalışanlar tarafından da paylaşıldığı gözlemlenmektedir. Türkiye Genç İşadamları Derneği ta­rafından 1995'te yayımlanan bu konudaki araştırma sonuçlarına göre, ankete katılan gazetecilerin yüzde 90'ı, Türk basın yayın kuruluşlarında tekelleşmenin tarafsızlık ilkesini olumsuz yönde etkilediğine inanmaktadır. Kısaca; medyanın güvenilirliği, tarafsızlığı ve kişi haklarına saygısı konusunda ciddi endişeler bulunmaktadır. Söz konusu ankete katılan gazetecilerin yüzde 94.7'sinin Türk basınının kişi hak ve özgürlüklerine yeterince saygı gösterdiğini kabul etmemesi; yine yüzde 94.4'ünün de Türk basınının tarafsız ve objektif olduğuna inanmaması bu kaygıların ciddi-yetini açıkca ortaya koymaktadır.5

Tekelleşme sürecinde holdinglerin  kontrolünde tek sesliliğe doğru sürüklenen basın, demokratikleşmenin öz­nesi emekçilerin -gazetecilerin- sesini acımasızca kesmekte gecikmemiş, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)'na "savaş"  açmıştır. Sonuçta, TGS gemisi karaya oturmuştur. Cumhurbaşkanına yapılan ziyaretin ay­rıntılı - fotoğraflı öyküsüyle başlayan 224 sayfalık 1995-1998 dönemi faaliyet raporunda, eğitim ve örgütlen­meye ancak yarım sayfa yer ayıran TGS, son iki döneminde yüzlerce basın işletmesinden sadece 4'ünde -Anadolu Ajansı, Cumhuriyet gazetesi, ANKA ve UBA6 haber ajansları- toplu sözleşme imzalayabilen bir örgüt durumuna düşürülmüştür.7

İşyerine çalışanın anayasal hakkı olan sendikayı sokmak istemeyen gazete işverenleri, fiilen mesleği yapma­larına karşın taşeron şirketlerin kadrolarında göstererek basın mensuplarının hukuken gazeteci olmasını da engellemektedirler.

Türkiye'nin üç büyük gazetesinden biri olan Sabah' ın da içinde bulunduğu Medi Grup'ta 1700'ü gazeteci 3000, Milliyet' te 300'ü gazeteci 900 kişi, Hürriyet gazetesinde ise 550'si gazeteci olmak üzere 1300 kişi ça­lışmaktadır. Toplam olarak 3 gazetede -ki bunlar aynı zamanda basında tekel durumundadır- çalışan 2550'si fikir işçisi 5200 basın emekçisinden gerçek kadrolarında gösterilenler bu miktarın yüzde 10'unu dahi bulma­maktadır. Dolayısıyla 212 sayılı yasadan yararlanmaları söz konusu değildir. Diğer taraftan sendikalı olmadık­ları için Toplu-İş Sözleşmesi ve örgütlülüğün gücünden de mahrumdurlar.8

Gazetecilerin örgütü TGS'ye  savaş açmasına, işyerlerinde sendikasızlaşmayı teşvik etmesine karşın gazete patronlarının "Türkiye Gazete sahipleri Sendikası"nı göz bebekleri gibi koruması tarihsel bir paradoks olarak ortaya çıkmaktadır.

Yaşanan bu sürecin en belirgin özelliklerinden birisi de 12 Eylül Hukuku'nun gözetiminde düşünce ve örgüt­lenme özgürlüğünün ortadan kaldırılması -ki bu Terörle Mücadele Kanunu'na dayanılarak başarıyla  uygulan­maktadır- ve yönetilmesi kolay "ümmi bir toplum"  (Ümmi: Anasından doğduğu gibi öyle kalıp okuyup yazma öğrenmemiş kimse) yaratılmasıdır. İşte bu noktada "kağıt politikası" devreye sokulmuştur. Basın, tekelleşme sürecinde devletle iç içe olan büyük sermayenin kontrolüne sokulup katrilyonlarla ifade edilen teşviklerden yararlandırılırken kağıda özellikle de gazete kağıdına Turgut Özal'la birlikte sürekli zam politikası uygulanır; daha sonra da fiyatlar dolar bazında otomatiğe bağlanır. Gazete fiyatlarının da otomatik olarak artma­sına ne­den olan bu sürekli zam politikasının ortaya koyduğu sonuç ilginçtir: 24 Ocak 1980-17 Nisan 1988 ta­rihleri arasında gazete kağıdının fiyatı 79 kat artar; toptan eşya fiyatlarındaki artış ise aynı dönemde 15 kattır.9

1870'lerde Trabzonlu sıradan bir 'amele'  bir günlük ücreti ile 10-12 adet İstanbul gazetesi alabilirken, 1991 Türkiye'sinde Çukurovalı bir pamuk işçisi, bir günlük ücretiyle (net 17.500 lira) örneğin 12 tane Cumhuriyet, 15 tane Hürriyet, Milliyet ya da Sabah gazetesi satın alabilecektir. Gazete fiyatının yaklaşık 120 yılda para-ku­ruş-lira çizgisini tüketerek mega-lira sınırına dayanmış olması kendi başına belki çok fazla bir şey ifade etme­yebilir; ama vasıfsız bir işçinin o zaman olduğu gibi bugün de gündeliğinin tümü ile ancak bir düzine gazete satın alabiliyor olması çok şey ifade edebilir. (İtalikler bana ait.)10

Bu ne anlama gelmektedir? Zamdan amaç, halkı okuma alışkanlığından uzaklaştırıp gerçeklerin öğrenilmesini engellemektir. Hükümet, sürekli zamlarla basını cezalandırmak ve suskun bir basın yaratmak peşindedir.11 Türkiye'de giderek 2.5 gazete kalacağını söyleyebilen Turgut Özal'la birlikte basın, tarihinde yepyeni bir dö­nemece girer. Yasal ve ekonomik politikalarla muhalif basına göz açtırılmazken, resmi ideolojinin sınırları için­deki yayın organlarına görülmemiş ölçülerde devlet desteği verilir. Köşelerinde banka-televizyon-gazete grup­larının yer aldığı medya kartelleri, devletten aldıkları bu destek ve güçle yürüttükleri yayın politikalarıyla top­lumu adeta Bermuda Şeytan Üçgeni içine hapsetmektedirler.

Bu durum doğal olarak toplumun çeşitli kesimlerinde tepkiyle karşılanmakta, "demokrasi için ayak bağı" olarak nitelendirilmektedir. Devlet de bu ayak bağı olma sürecine bilinçili bir şekilde destek vermekte; krediler, teş­vikler ve promosyon uygulamaları sonucu tekelleşmeyi kışkırtmaktadır. Özellikle, tüketiciyi koruma iddiasıyla, promosyonlarda trilyonları bulan teminat zorunluluğu ancak, bankalara sahip medya gruplarınca karşılanabil­miştir. Böylece teminat bulamadığı için tirajı doğrudan belirleyen promosyon yapma olanağından yoksun kalan küçük ve orta boy medya grupları saf dışı bırakılmış; devlet, bu gizli mekanizmayı çalıştırarak (...) tekelleş­meye ciddi katkıda bulunmuştur.12

KATRİLYONLUK KOLLAMA

İki askeri müdahale ile 1971 ve 1980'de iktidardan uzaklaştırılan Süleyman Demirel, siyasete yeniden ağırlığını koyup 20 Kasım 1991'de 7'nci kez başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra basına yeni  kolaylıklar sağlanır.13 Bu kolaylıkların en önemlisi basın yayın hizmetlerinin "özel önem taşıyan" sektörler arasında alınmasıdır.14 Böylece basına trilyonlarca lira devlet desteğinin kolayca verilmesi olanağı sağlanmaktadır.

DYP-SHP  Koalisyonu'nun basına yönelik desteğinin ilginç bir örneği, Demirel'e büyük bir dost ve kardeş gibi yakın olan Türkiye'nin muhafazakar çizgideki gazetesi Tercüman' ın patronu Kemal Ilıcak'ın aracılık ettiği öne sürülen 250 bin üyeli İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı (İLKSAN)'na yapılan devlet yardı­mıdır. İşadamı Sedat Çolak'ın AY-BA adlı şirketi aracılığıyla İstanbul'da imarsız olduğu bildirilen 120 milyar 400 milyon 820 bin lira değerindeki başka kişilere ait arsayı İLKSAN'a 346 milyar 745 milyon liraya satmak üzere anlaşmasını takiben, Başbakan Süleyman Demirel'le Kemal Ilıcak ve İLKSAN Yönetim Kurulu üyelerinin yaptığı görüşmeden hemen sonra, 7 Ocak 1993'te 10 milyar liralık ödemeye Maliye Bakanlığı onay vermiştir.15 İLKSAN'a söz konusu arsa için bir süre sonra 50 milyar lira daha ödenmiştir. Demirel, bu ödemeler nedeniyle hakkında verilen ve reddedilen Meclis Soruşturması önergesinin TBMM'de görüşülmesi sırasında paranın kendi talimatıyla ödendiğini açıklamıştır:

Mezkûr teşekkül (İLKSAN) gelmiş, 'bu 10 milyar ile bizim işimiz görülmüyor. Devlet olarak bize bir miktar daha yardım edin ki, ilkokul öğretmenlerine ev yapalım' demiş. Kendilerine 50 milyar lira daha veril(m)esi tali­matını ben verdim... Hiç kimsede bir şey aramayın, ben verdim. Neden verdim, şimdi onu da söyleyeyim. 10 milyar lira neden verildiyse, 50 milyar lirayı da onun için verdim. (İtalikler bana ait.)16

İLKSAN'a arsayı satan şirketin temsilcisi Sedat Çolak'ın olayın kamuoyuna yansıdığı gün (7 Nisan 1993) be­yin kanaması geçiren ve yaşamını yitiren Kemal Ilıcak'tan sonra Tercüman gazetesinin sahibi olması (1 Ağustos 1993), ilişkilerin geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekicidir.17 Tercüman  gazetesi sa­hibi Kemal Ilıcak'ın iddiaların manşetlere yansıması üzerine beyin kanaması sonucu yaşamını yitirmesine (9 Nisan 1993) neden olan  İLKSAN skandalı, devlet-basın ilişkileri açısından dramatik bir olay olarak basın tari­hine geçmiştir.

Devlet-basın arasındaki karşılıklı destek ilişkisinin işleyiş biçimi, "ekonomik teşvik-ideolojik yönlendirme" şek­linde ifade edilebilir. Büyük sermaye gruplarının yönetimindeki  radyo-televizyonlarla gazete ve dergilerin, kendilerine destek olan devlete ve iktidara sahip çıkan yayınlarıyla toplumu  nasıl yönlendirdikleri ortadadır.

Çiller'in DYP Genel Başkanlığına aday olması, medyada 'fırtınalar' estirmeye başladı, basın, Devlet Bakanlığı süresince 'kendisini kollayan' Tansu Çiller'e 'borcunu' ödüyordu. Çiller, bakanlığı döneminde 'binlerce yeni is­tihdam' yaratacağı varsayılan basın yatırımlarına 2.6 trilyon liralık teşvik belgesi dağıtmış, 'aslan payı'nı İnterstar (televizyonu), Sabah, Milliyet, Hürriyet ve Türkiye gazetelerinin aldığı teşvikler yoluyla Hazine, basın kuruluşlarına, Kalkınma Bankası ve Emlakbank aracılığı ile 'sıfır ile yüzde 30 arasında değişen faizlerle' çok uygun krediler kullandırmıştı. Basının teşvik belgeli yatırımlarına yüzde 100 gümrük muafiyeti de tanınmıştı. Hatta büyük bir gazetenin sahibi, bu teşvikler kapsamında kendisine ABD'den özel uçak bile getirdi.18

... (Hürriyet gazetesi sahibi Erol) Simavi..... (Tansu) Çiller'i desteklemesi gerektiğine karar verdi, sonra (Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul) Özkök'ü arayıp istediği manşeti anlattı. 'Leydi'nin topuk sesi...' Ertesi gün Çiller'in yüzü gülüyordu. Çiller ailesi, benzer girişimleri öbür gazete ve televizyonlar için de yürüttü. Basınla ilgili olarak bekleyen teşvik kararlarını, bakanlıktan istifanın hemen ardından imzalaması da sonuç almasına yardımcı oldu. (İtalikler bana ait.)19

Çiller'in 13 Haziran 1993'te DYP Genel Başkanı  seçilmesinden sonra Başbakanlık koltuğuna oturduğunda  bir gün Özer Çiller'in telefonu çalar; arayan Erol Simavi'dir:

Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde kendisine verilen 'kırmızı pasaport'unun süresi bitmişti(r):

-Özer, yarın İsviçre'ye gideceğim. Kırmızı pasaportumun süresi bitti. Ben ne yapacağım şimdi?

-Sen merak etme. Hallederim.

Aynı akşam Simavi, (Mehmet) Üstünkaya'nın yalısında otururken Özer Bey içeri girdi. Elinde Simavi'nin yeni kırmızı pasaportu vardı:

-Buyrun efendim.20

Çiller'in Başbakan olmasından iki ay sonra 18 Ağustos 1993 günü; Türk Otomobil Fabrikaları A.Ş (TOFAŞ)'ndeki devlete ait hisselerin satışıyla ilgili ihale zarflarının gelen bir telefon emri üzerine, toplantı halin­deki İhale Komisyonu üyelerinin gözleri önünde alınıp Özelleştirme İdaresi Başkanvekili Can Yeşilada tarafın­dan Başbakanlık Konutu'na götürülerek açıldığı21 yolundaki haberlerin Ankara kulislerinde bomba gibi pat­lamasına karşın olayın basına yansımaması anlamlıdır.

O dönemde Hürriyet gazetesi Ankara Haber Müdürlüğü yapan Faruk Bildirici, olaydan 5 yıl sonra Maskeli Leydi  kitabında konuya açıklık getirmektedir.

Zarfların konutta açılması, kısa sürede ayyuka çıktı. Basın çevrelerinde de yankılandı. Hükümetle ilişkileri ta­mamıyla koparmamak gibi bir gerekçeyle haber yayımlanamadı. (İtalikler bana ait.)

"Aradan aylar geçtikten sonra ANAP duyunca olay büyüdü; adına 'Tofaş Skandalı'  dendi. ANAP'ın başvurusu üzerine savcılık Yeşilada hakkında soruşturma açtı. ("Yılmaz'ın Tofaş Zaferi", Hürriyet, 31 Mayıs 1995)22

Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, bu olayların üzerinden üç yıl geçtikten sonra Çiller'in başbakanlığı döneminde aldıkları devlet desteğini kamuoyuna açıklamakta sakınca görmemektedir:

Ben ve öteki medya yöneticileri sektörümüzün bazı ihtiyaçları için Meral Akşener'in (İçişleri eski Bakanı, DYP Genel Başkan Yardımcısı) genel başkanı Tansu Çiller'le, başbakanlığı döneminde de çeşitli görüşmeler yaptık. İsteklerimizi ilettik. Aynı konuşmaları onunla da yaptık. En büyük teşvikleri onun döneminde aldık. (İtalikler bana ait.) Bundan böyle de bunları yapmaya devam edeceğiz.23

Çiller döneminde yaşanan bu olaylar, devlet-basın ilişkilerini böylesine net biçimde ortaya koymaktadır. Başbakanlık yolundaki engelleri aşmak için devlet olanaklarıyla "kendisini kollayan" Çiller'in "topuk seslerinin" tıkırtılarını (!) manşet yapan basın, meslek etiğini ayaklar altına alma pahasına ileriye dönük çıkarlarını düşüne­rek ihale skandalını kamuoyundan gizlemeyi de  kendisine görev edinmiştir. Benzer durumun geçmiş dönem­lerde de yaşandığı anlaşılmaktadır. Bedii Faik, 1952'lerde Dünya' yı çıkaran patronların ticari çıkarları için ga­zeteyi kullandıklarını, kredi alınacak yerler aleyhinde yazı yazılmasını istemediklerini anlatmaktadır.24

Çiller'in başbakan ve başbakan yardımcısı olduğu 1993-1997 yılları arasında DYP'nin  iktidarda bulunduğu sı­rada aykırı ses ve muhalif basına gösterilen tahammülsüzlüğün en ilginç örneği FLASH TV'ye yönelik saldı­rıdır. Yeraltı dünyasının en önemli adı Alaattin Çakıcı'nın 1 Mayıs 1997 tarihinde Çiller ve eşini canlı yayında ağır bir dille suçlaması üzerine ertesi gün FLASH TV'nin İstanbul Tepebaşı'ndaki stüdyoları DYP'nin organize ettiği ileri sürülen 60-70 kişi tarafından basılarak tahrip edilmiştir. FLASH TV'nin Bursa merkezindeki  kaçak olarak kul­lanıldığı iddia edilen radyolink ve up-link cihazları da 3 Mayıs günü Telsiz Genel Müdürlüğü'nce mü­hürlenmiş; ardından da Türk Telekom tarafından sözleşme hükümlerine aykırı davranıldığı gerekçesiyle kablolu yayından çıkarma cezası verilmiştir. Saldırganların  Beyoğlu 6. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılanmalarının yanı sıra; Meclis Araştırma Komisyonu'nca hazırlanan raporda, DYP İstanbul İl yöneticilerinin  rolü konusunda duyulan kuşkuya yer verilirken, Telsiz Genel Müdürü Kamil Ergenekon ile Türk Telekom Genel Müdürü Cengiz Bulut'un yasaya aykırı işlem yaptıkları sonucuna varılmıştır.25

Başbakan olduktan sonra basına yönelik devlet desteğini sürdüren Tansu Çiller'in onayı ile dağıtılan teşvikle­rin tutarı 7 Ekim 1993 tarihi itibariyle 3.2 trilyon liradır; bundan Milliyet' in 765 milyar 439 milyon, Sabah' ın 613 milyar 363 milyon, Hürriyet' in 298 milyar 199 milyon, Türkiye  gazetesinin 116 milyar 712 milyon, Uzanlar'ın da 116 milyar liralık bir pay aldığı anlaşılmaktadır.26

Devletin sermaye gruplarına verdiği parasal destekler ise şu kanallardan yapılmaktadır: Fon Kaynaklı Kredi; Yatırım İndirimi; Gümrük Vergisi ve Fon Muafiyeti; Yurtiçinde Makine-Teçhizat Alımlarında KDV Desteği;  İthal Makine-Teçhizat Alımlarında KDV Ertelemesi; Vergi, Resim ve Harç İstisnası; Yatırım Finansmanı Fonu (Vergi Ertelemesi); Bina İnşaat Harcı İstisnası; Faiz Farkı İadesi; Kaynak Kullanımı Destekleme Primi; Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu Kredisi; Döviz Tahsisi.

Basının yüzde 80'ini kontrol eden Doğan ve Bilgin gruplarına bankacılık, ticaret, turizm ve sigortacılık sektör­lerinde faaliyet gösteren şirketlerine ait teşvikli yatırımları dışında sadece 1983-1997 tarihleri arasında verilen teşvik belgelerinin toplamı 918.4 milyon dolardır.27 Bu teşviklerin dağılımı şöyledir:

TABLO: 11  DOĞAN VE BİLGİN GRUPLARINA VERİLEN

TOPLAM TEŞVİKLER

 (1983-1997)

 

 

GRUP ADI                                       YATIRIM TUTARI     1983-93                     1994-97

                                                                             (MİLYON $)        (MİLYON $)      (MİLYON $)

 

Medya Holding     292.1 278.4 13.7

(Sabah, ATV ve d.)

 

Doğan Holding     626.3 581.0 45.4

(Hürriyet, Milliyet  ve d.)

 

TOPLAM      918.4 859.4 59.1

 

Toplam teşviklerin 1994 öncesi yüzde 70, 1994 sonrası yüzde 40 oranında devlet desteğinden yararlandığı dikkate alındığında iki medya grubuna sağlanan devlet desteği şöyle dağılmaktadır28:

 

 

 

TABLO: 12  DOĞAN VE BİLGİN GRUPLARINA SAĞLANAN TOPLAM DEVLET DESTEĞİ

 (1983-1997)

 

 

GRUP ADI                                                         1983-93                       1994-97                      Toplam

                                                                                  (MİLYON $)            (MİLYON $)     (MİLYON $)

 

Medya Holding     194.9   5.5 200.4

(Sabah, ATV ve d.)

 

Doğan Holding     406.7 18.1  424.8

(Hürriyet, Milliyet  ve d.)

 

TOPLAM      601.6 23.6  625.2

                 

 

Söz konusu 652.2 milyon dolarlık devlet desteği; tüm basın sektörünün aldığı payın yüzde 90'ı dolayındadır.

Her iki medya grubuyla Refahyol arasında süren kavga Necmettin Erbakan Hükümeti'nin istifasından sonra Mesut Yılmaz'ın 30 Haziran 1997'de  55'inci Hükümeti (ANASOL-D) kurmasıyla biter. Mesut Yılmaz'ı açıkca destekleyen her iki  medya grubuna 12 Temmuz'daki güvenoylamasını bile beklemeden 1-11 Temmuz günleri arasında 19 tril­yon 800 milyar 998 milyon liralık toplam teşvik belgesi daha verilmiştir. Hazine Müsteşarlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü verilerine göre, 12-28 Temmuz 1997 ta­rihleri arasında verilenlerle birlikte 3 Kasım 1997 itibariyle toplam 23 trilyon 764 milyar  65 milyon liraya ulaşan teşviklerin Bilgin ve Doğan grupları arasında dağılımı şöyledir:

TABLO: 13  DOĞAN VE BİLGİN GRUPLARINA ANASOL-D DÖNEMİNDE VERİLEN TEŞVİKLER

 (1-28TEMMUZ 1997)

 

 

GRUP ADI    1997 (MİLYON / TL)     

Medya Holding     2.383.761,-

(Sabah, ATV ve d.)

 

Doğan Holding     16.864.654,-

(Hürriyet, Milliyet  ve d.)

 

Biryay (Doğan ve Bilgin ortaklığı) 4.515,650,-

 

TOPLAM      23.764.065,-

 

Gazetelere sağlanan devlet desteğinin özellikle başka amaçlarla fon kaynaklı kredi kullanıldığı yolundaki iddi­aların kamuoyunda eleştirilere neden olması üzerine TBMM'de bir Meclis Araştırma Komisyonu oluşturulmuş­tur. Komisyonun uygulamanın başladığı 1992 yılından itibaren kullandırılan Fon Kaynaklı Kredilerle ilgili olarak 20 Nisan 1998 tarihinde TBMM Başkanlığı'na sunduğu Rapor'da, Özer Yayıncılık Ltd. Şrt, Gazete ve Matbaacılık A.Ş., İhlas Gazetecilik Holding A.Ş. ile (Dinç) Bilgin ve (Aydın) Doğan gruplarının toplam 10 yatırım için aldığı fon kaynaklı kredi tutarının 316.5 milyar lira olduğu belirtilmektedir. Rapor'da İhlas dışındaki kuruluş­ların kullandıkları fon kaynaklı kredilerde teşvik belgelerine yazılan fazla kredi tutarları ve işlemlerin usulüne uygunluğu konularının Başbakanlık Teftiş Kurulu'nca tahkikinin uygun görüldüğü ifade edilmektedir. Rapor'da Milliyet 'e, gazete basımı konusunda modernizasyon yatırımı amacıyla verilen 7 Eylül 1992 tarih ve 32118 sayılı Teşvik Belgesine ilişkin ilginç bir saptama dikkat çekmektedir. Söz konusu yatırım teşvik belgesine iliş­kin global listenin incelenmesi sırasında FOB değeri 54.285.068,03 dolar olan liste toplamının 2.776.482 $ tu­tarındaki kısmının çeşitli mobilya ve halılara ait olduğu; yüzde 20 fona tabi olarak ithal edilmesi gerektiği halde mobilya gruplarından bir bölümünün fondan muaf tutulduğu görülmüştür.29

  • 1. Türk Medya Sektöründe Yoğunlaşma Hareketleri ve Beklenen Etkiler (2 Kasım 1996), Ekonomi Forumu-Friedrich Ebert Vakfı, 1998, s.9.
  • 2. A.k., s.9-10.
  • 3. A.k., s.5-11.
  • 4. Ekonomist Dergisi Yıllığı Türkiye 1999, 27 Aralık 1998, s.162-173.
  • 5. 2000'li Yıllara Doğru Türkiye'nin Önde Gelen Sorunlarına Yaklaşımlar: X-MEDYA, İstanbul, Türkiye Genç İşadamları Derneği (TÜGİAD), 1995, s. 49, 61.
  • 6. UBA'nın da 16 Kasım 1998 günü kapatılması sonucu; 50 gazetecinin işsiz kalmasının yanı sıra TGS'nin örgütlülüğü de yeni bir darbe yemiştir.
  • 7. Rahmi Yıldırım, TGS Değişmeli, Yenilenmeli:Söz, Yetki, Karar Üyelere, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)'nin 12-13 Eylül 1998 tarihinde İstanbul'da toplanan 15. Olağan Kongresi'nde delegelere da­ğıtılan broşür, s.27.
  • 8. Türkiye Gazeteciler Sendikası 1995-1998 Yönetim Kurulu Çalışma Raporu, İstanbul, Can Matbaacılık, 12-13 Eylül 1998, s.136.
  • 9. Hürriyet, 19 Nisan 1988.

                            SEKA tarafından üretilen gazete kağıdı fiyatları 24 Ocak 1980'e kadar 17 kez değişikliğe uğradığı halde (176, 208, 222, 225, 226, 227, 228, 229, 230 numaralı dipnotlar) bu tarihten itibaren uygulanan yeni ekonomik politikalar sonucu serbest piyasa koşullarında son 18 yıl içinde tam 87 kez zam yapılmıştır. Gazete kağıdı fiyatları 24 Ocak 1980 kararlarının alınmasından 6. Demirel Hükümeti'nin  darbeyle yıkıldığı 12 Eylül 1980'e kadar 6 kez; askeri cunta döneminde (12 Eylül 1980-6 Aralık 1983) 8 kez; Özal'ın başında bulunduğu ANAP iktidarları sıra­sında (13 Aralık 1983-20 Kasım 1991) 28 kez; Demirel'in başında olduğu DYP-SHP (CHP) koalisyonunda (20 Kasım 1991-6 Mart 1996) 29 kez; 2. Mesut Yılmaz Hükümetinde (6 Mart 1996-28 Haziran 1996) 3 kez; Necmettin Erbakan'ın başbakanlığında 7 kez ve 3. Mesut Yılmaz Hükümeti'nin ilk bir yılında  ise  (30 Haziran 1997-1 Temmuz 1998) 6 kez zam görmüştür. SEKA'nın 24 Eylül 1998 tarih 7053 sayılı yazı­sında belirtilen, AKSU Fabrikası ürünü gazete kağıdı ton fiyatlarının o yıl en son yapılan ayarlama itibariyle değişimi şöyledir: (15 Ekim 1980)  50.000 TL, (30 Ekim 1981) 75.000 TL, (8 Temmuz 1982) 104.700 TL, (21 Mart 1983) 119.400 TL, (2 Haziran 1984) 175.500 TL, (26 Aralık 1985) 256.000 TL, (1 Aralık 1987) 600.000 TL, (17 Nisan 1988) 859.000 TL, (4 Temmuz 1989) 1.300.000 TL, (28 Aralık 1990) 1.930.000 TL, (10 Nisan 1991) 2.330.000 TL, (24 Aralık 1992) 4.100.000 TL, (29 Eylül 1993) 6.120.000 TL, (30 Aralık 1994) 20.000.000 TL, (1 Aralık 1995) 32.150.000 TL, (1 Kasım 1996) 51.023.000 TL, (31 Aralık 1997) 92.500.000 TL, (1 Temmuz 1998) 124.000.000 TL.

  • 10. Kocabaşoğlu, "Tanzimat'tan Günümüze Gazete Fiyatları Üzerine Gözlemler," Prof.Dr. Şerafettin Turan Armağanı, Elazığ, Fırat Üniversitesi Yayınları, 1996, s.115.
  • 11. Özden Alpdağ (Ekonomi Muhabirleri Derneği Başkanı), "Özal, Suskun Basın Yaratma Peşinde," Hürriyet, 19 Nisan 1988.
  • 12. Türk Medya Sektöründe Yoğunlaşma Hareketleri ve Beklenen Etkiler, s. 14-15.

                Refahyol Hükümeti döneminde 28 Şubat kararlarından kısa bir süre önce 15 Ocak 1997 tarihli 4226 sayılı Yasa ile Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da gerçekleştirilen değişiklikler sonucu süreli yayın kuruluşlarının kitap, dergi, ansiklopedi, afiş, bayrak, poster, sözlü veya görüntülü manyetik bant veya optik disk dışında, herhangi bir mal ya da hizmet taahhüdü ve dağıtımı yapması yasaklanmıştır. Bu ya­saklara aykırı hareket edenlere beş yüz milyon lira para cezası verilecek, aykırılığın ülke düzeyinde yayın yapan süreli yayın ile gerçekleş­tirilmesi halinde cezanın yirmi katı uygulanacaktır. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ayrıca süreli yayın kuruluşundan, kampanyanın ve kam­panyaya ilişkin her türlü reklam ve ilanın durdurulmasını isteyecek, aykırılığın devamı halinde, reklam ve ilanın durdurma zorunluluğunun doğduğu tarihten itibaren her sayı için bir milyar lira para cezası uygulayacak ve ilanın durdurulması için tüketici mahkemesine başvura­caktır.

                Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlerin iptal edilmesine ilişkin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından yapılan  başvuruyu 23 Ekim 1997 tarihinde verdiği  kararla reddetmiştir.Ve karar ancak 16 Ocak 1999 tarihli Resmi Gazete' de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir; geçen 15 ay süresince yaratılan hukuki tartışma ortamında promosyon çılgınlığı -yayın kuruluşlarının kendi kontrolündeki dağıtım şirketleri kanalıyla yapılarak yasak delinmiş- yasanın açık hükümlerine karşın sürdürülmüştür.

                            Bu arada, Ankara 8'inci Asliye Ticaret Mahkemesi, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından Milliyet  gazetesi aleyhine açılan da­vada 20 Kasım 1998'de verdiği 1998/174 Esas 1996/1040 No.lu kararı ile "davalı yayımcının kendileri tarafından değil de başka bir şirket tarafından dağıtı­lıyormuş gibi göstererek başlattığı ve halen bu şekilde devam etmekte olan kültürel ürün dışındaki promosyon kampanyalarının ya­saya ay­kırı olduklarını" hükme bağlamıştır. Mahkeme, ayrıca davanın açıldığı 3 Şubat 1998 tarihinden sonra da aynı şekilde sürdürülen kampanya, ilan, reklam ve dağıtımların durdurulmasına karar vermiştir. Sanayi ve Ticaret Bakanı Yalım Erez de, 4226 sayılı "Promosyon Yasası"nın uygulanmasının takipçisi oldukla­rını söylemiştir. (Evrensel, 26 Kasım 1998, s.2.)  Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın Mahkeme ka­rarından sonra bir aya yakın süre geçmesine karşın promosyonları durdurmaması; bu sırada Yalım Erez'in 23 Aralık 1998'de 56'ncı Hükümeti kur­makla görevlendirilmesine özellikle promosyon dağıtan Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazetelerinin manşetleriyle büyük destek vermesi dik­kat çekici bulunmuş ve eleştirilere neden olmuştur. (Kuva-yı Medya, Yıl 3, Sayı:134, 4 Ocak 1999, s.4-5.) DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, Erez'e görev verildiği gün partisinin TBMM grup toplantısında "Ver promosyonu al manşeti" sözleriyle tepkisini dile getirmiştir.

  • 13. Bakanlar Kurulu Kararı 92/2619, Resmi Gazete, 16 Ocak 1992. ; Bakanlar Kurulu Kararı 92/3258, Resmi Gazete,  23 Eylül 1992.
  • 14. Mehmet Sağnak, Medya-Politik (1983-1993 Yılları Arasında Medya-Politikacı İlişkileri), İstanbul, Yön Matbaacılık, 1996, s.363.
  • 15. Sabah, 9 Nisan 1993, s.19.
  • 16. TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 19, Yasama Yılı 2, Cilt 35, Birleşim 98, 4 Mayıs 1993, s.206.
  • 17. Tercüman gazetesinde Kemal Ilıcak'ın  beyin kanaması geçirmesinden bir gün sonra 8 Nisan 1993 günü çıkan  değerlendirmede devlet-basın ilişkilerinin ipuçlarını yakalamak mümkündür:  "ANAP iktidarı döneminde ekonomik yönden güç duruma düşürülen

                            Kemal Ilıcak, bazı güçler tarafından zaman zaman kamuoyu önünde de yıpratılmak istendi." Tercüman, Sedat Çolak'ın patronluğunda en son 19 Ocak 1995 günü çıkmış; 1 Nisan'a kadar iki ay yayına ara verildiğinin bildirilmesine karşın gazetenin faaliyeti tamamen durdurulmuştur. Hürriyet, 21 Ocak 1995.

  • 18. Nursun Erel, Ali Bilge, Tansu Çiller'in Siyaset Romanı, Ankara, Bilgi yayınları, 1994, s.130.

                            Gazeteci Nursun Erel ve Ali Bilge, Devlet Bakanı Tansu Çiller'in danışmanı olarak görev yaptıktan sonra istifa etmişlerdir. Erel ve Bilge, bu döneme ilişkin   tanık oldukları olayları belgelerle de destekleyerek anlatmaktadırlar.

  • 19. Faruk Bildirici, Maskeli Leydi, 6.B., Ankara, Ümit Yayıncılık, Ağustos 1998, s.240.
  • 20. A.g.e., s.245.
  • 21. TBMM, Dönem 20, Yasama Yılı 2, 9/3 Esas Numaralı Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu, Sıra Sayısı:196, 18 Aralık 1996, s.16-17.
  • 22. Bildirici, s.330.
  • 23. Ertuğrul Özkök, "Akşener Çetesinin Kepçe Kulakları," Hürriyet, 18 Aralık 1998, s.33.

                            DYP Genel Başkan Yardımcısı Meral Akşener'in 17 Aralık 1998 günü düzenlediği basın toplantısında, Hürriyet gazetesi yöneticileriyle bir Bakan ve Yargıtay üyesi Ahmet Köksal arasında geçen telefon görüşmelerinin yer aldığı "ses bantı"nı kamuoyuna açıklaması; devlet-basın ilişkilerinin geldiği noktanın boyutlarını göstermesi açısından il­ginç bir gelişmedir. Bu olay, toplumun nasıl iki büyük tehlikeyle karşı kar­şıya olduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Öncelikle; Anayasa ve yasalarla güvenceye alınan haberleşmenin gizliliği, hal­kın haber alma özgürlüğünün teminatı durumundaki gazetelerin telefonları dinlenerek ihlal edilebilmektedir. Kaygı verici diğer olay ise, ga­zete yöneticileri­nin bu sıfatlarıyla bağdaşmayan iş takipçiliğini doğal karşılamaları, bunu da kamuoyuna açıkca söyleyebilmeleridir. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, "Gazeteci, devlet başkanından milletvekiline, iş adamından bürokratına kadar, haber kaynağı olarak da kabul edilen kişi ve kurumlarla iletişimini ve ilişkisini meslek ilkelerini gözeterek yürütür." ilkesine aykırı biçimde, patronunun Kocaeli'ndeki 130 milyon dolarlık karton sanayii yatırımının teşvik başvurusunu takip etmekte ve genel yayın yönetmenliğinin yanı sıra icra kurulu başkanı, Doğan Yayın Holding'in de en üst profesyonel iki yöneticisinden biri olduğunu bildirerek utanacağı  hiçbir şey bulunmadı­ğını söylemekte, kendini şöyle savunmaktadır: "Ben, Devlet Bakanı Güneş Taner'e yatırımımızın teşviki ile ilgili tüm işlemler ta­mamlandığı halde neden imzalanma­dığını sordum. Ben gizli kapaklı bir iş yapmıyorum."

  • 24. Çetin, s. 33-34.
  • 25. TBMM, Dönem 20, Yasama Yılı 3, 10/185-186 Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Sıra Sayısı: 466, 21 Kasım 1997, s.242-253.
  • 26. Nursun Erel, "Hazine'den Medyaya 3.2 Trilyonluk Teşvik," Cumhuriyet, 7 Ekim 1993, s.1-15.
  • 27. Hazine Müsteşarlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü'nün 11 Mayıs 1997 ta­rihli açıklaması.
  • 28. A.k.
  • 29. TBMM, Dönem 20, Yasama Yılı 3, 10/22 Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Sıra Sayısı: 650, 20 Nisan 1998,     s. 13-29.