Yılmaz Güney Geceleri: (3) Fatoş, Yılmaz’ı Anlatıyor...

Yılmaz Güney, yurtdışındaki sürgün yaşamıyla ilgili olarak şöyle diyordu notlarında.
"Benim için sürgün, ülkemin taşına toprağına, havasına suyuna, ağacına, kuşuna, insanına, aşına özlem demektir.
Benim için sürgün ülkeme yeniden dönebilmek için kararlı bir mücadele demektir.
Benim için sürgün dünyanın çeşitli halklarıyla ilişki kurmak demektir.
Benim için sürgün dünyanın çeşitli halklarıyla ilişki kurmak demektir.
Benim için sürgün bir anlamda sansürsüz film yaratabilmek ve özgürce düşünebilmek demektir.
Benim için sürgün, sürgün demek değildir.”
Melike Demirağ'dan son bandı geldi; yeni türkülerle. Melike’yle Şanar, şunu yazmışlar, kaseti yollarken:
“Bu kaseti Türkiye'de yayımlanmak üzere hazırladık. Ama her geçen gün daha demokratikleşen sevgili yurdumuzdaki sansür bu işe ne diyecek, bilemeyiz. (Bir önceki kaset için 3 kez yüksek mahkeme kararı almak gerekmiş ve tam üç yıl sürmüştü.) iyisi mi, hiç değilse sizlere daha önce ulaşsın istedik.”
Kasetin ilk şarkısı, 'Alışamadım!' Hacı TÖ, kaseti dinlerse çok bozulacak.
Almanya'da sürgün yaşamını sürdüren, Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Zeynep'le, orada doğan Can, bu koşullarda yurda dönmeyi reddetmişlerdi.
Melike Demirağ, Yılmaz Güney'in 'Arkadaş' filminde, Yılmaz'ı seven genç kız 'Melike' rolünü oynuyor.
‘Arkadaş’ filmi, büyük ilgi gördü. Yılmaz Güney adına oluşturulacak "Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfı’ için Almanya'da Yeşillerin başı çektiği bir dernek bile kuruldu. Başkanlığını milletvekili Claudia Roth yapmakta.
Bu konuda çabaların büyüğünü Fatoş Güney üstleniyor. Fatoş Güney, 'Arkadaş' filmi sunulurken, konuşuyor, şöyle diyor Özetle:
'Merhaba;
Tüm dostlara, dostluklara, umutlara, aydınlıklara ve güzel yarınlara merhaba!'
‘Her şeye rağmen, düşmana inat yaşayacağız' diyordu yine bir mektubunda. Yarın bizimdi çünkü, biz ölecektik, ama çocuklarımız bırakacağımız mirası taşıyacaklardı yüreklerinde... Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları tanımayacaktı.
Korkular, acılar ve zulüm yenilecekti bir gün; insanoğlunun yıkılmaz inancı ezecekti vahşeti... Mutlaka ezecekti...
İnsanları taş duvarlar, demir parmaklıklar arasında terbiye etmeyi, onların düşüncelerini önlemeyi düşünen anlayış yıkılacaktı... Taş duvarlar, kelepçeler, zincirler, demir kapılar 'yok' olacaktı.
Sevgili dostlar,
Böylesi insani duygulardan ötürü değil midir sizlerin, bu akşam burada, Yılmaz’la birlikte olmak için gelişiniz?
Ona olan bir vefa borcundan öte, demokrasi ve özgürlüklere olan bağlılığınızın da sanki bir ifadesi değil mi buradaki varlığınız?
‘O’ ise, bir sanatçı olarak yaşadığı dönemlerin tanığı olmak görevi adına, insan olmanın onuruyla direndi... Yine bir sanatçı olarak ülkemizin karanlık dönemlerinde 104 adet filminin negatifi yok edilerek ve 10 yıl boyunca yasaklanarak Türkiye sinema tarihinden silinmeye kalkışıldı... Uğradığı bu büyük haksızlığa rağmen, evrensel boyutlardaki hümanist kişiliği ve sanatının gücüyle Türkiye ve dünya halklarının yüreklerinde ve bilinçlerinde kök saldı.
Kimi eserleri bugün dünya sinema klasikleri arasına giren Yılmaz Güney, henüz tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşamadı.. Düşüncelerini, siyasal yayımlarını engelleyici yasalar bugün yürürlükte. Ve yine bugün Yılmaz Güney eğer yaşasaydı, İsmail Beşikçi gibi, o da cezaevinde olacaktı...
Ve etrafına suskunluk duvarı mı örülecekti?
Birazdan, Selimiye Askeri Ceza ve Tutukevi’nden af yasasıyla çıktıktan hemen sonra gerçekleştirdiği ‘Arkadaş' filmini izleyeceğiz. Filmi değerlendirirken 1974'lü yılların gerçeklerinden yola çıkacağınız şüphesizdir.. Bu filmden 42 gün sonra ise, 7.5 yıl sürecek olan hapislik dönemini yaşayacaktı. Hapishanelerde yaşadığı her dönemde, istediği her zaman ‘kaçma' olanaklarına sahipti...
Ülkesine ve insanlarına olan büyük sevdasından ötürü çok uzun yıllar bekledi...
Demokrasilere ve özgürlüklere olan tutkusu ile Türk ve Kürt halklarıyla birlikte olduğu gibi, dünyanın tüm ezilen uluslarının da yanındaydı. Hakkında istenen 100 yılık ceza yüküne ise zaten insan ömrü vefa etmezdi.. Ayrıca, böylesi bir durum, dışarıyla olan tüm bağlarını kopartacağı gibi, hayat damarlarının da kökünden kesileceği anlamına gelmekteydi... Bir tek çare kalmıştı; ülkeden geçici bir süre için ayrılmak.. Öyle de yaptı… Ama ayrılıklara, acılara ve hüzünlere rağmen, O'nun için sürgün sürgün demek olmayacaktı..
Bugün yine sürgünlerde, hapishanelerde yaşamak zorunda bırakılan insanlar kaldı geride..
Korkular, acılar ve zulüm henüz yıkılmadı... İnsanları, taş duvarlar, demir parmaklıklar arasında terbiye etmeyi, onların düşüncelerini önlemeyi düşünen anlayış henüz aşılamadı.
Dün, Adana'da istasyon alanında yapılan SHP'nin ilk açık hava toplantısı, benim umduğum gibi değil miydi? Bu açık hava toplantısından, ben çok şey mi beklemiştim ne? İnsanlar koşuşmak, alanlar adam almamalı, coşmak değil miydi? Alandaki yer yer boşluklar, ilk açık hava toplantısının biraz ivedi yapıldığını, hazırlıksız yakalanıldığını gösteriyor gibiydi, toplantı, bir önseçimin hemen ardından yapılmaktaydı. Kırgınlar, küsler vardı. Kimi gelmiş, kimi gelmemiş olabilirdi. Bir de işin başındaydık. Ben de sanki beklentilerim gerçekleşmemiş de, bahane arıyormuşum gibi miyim?
Bu yörenin iyi bileni olarak Celal Başlangıç, toplananların yirmi bin dolayında olduğunu söylüyordu. Ben bir şey deşmiyordum. Buraların yabancıydım.
Ancak bilinen bir gerçek var ki o da şu: ANAP gitmiş gidiyor, DYP sıfırdan kalkıp bir yerlere gelmiş. Burada SHP ile DYP kapışır, DSP bir varlık gösteremez, öyle diyorlar.
Adana açık hava toplantısını daha enine boyuna yazmak istiyorum. "Ankara Notları”nı izleyin!