Yat Geber Ekmeği!

Çoktandır gelmiyordu, yurtdışındaydı, gazetelerde haber­lerini okuyordum. Halk ozanı Şah Turna geldi Cumhuriyet bü­rosuna. Şah Turna, 12 Eylül faşizmini yenmiş, on yılı aşkın sü­redir yurtdışında sürgünde kaldıktan sonra yurduna dönmüş­tü. Yanında eşi Şiar vardı. Gözleri görmeyen Şah Turna, bel­ki de gözleri görmediğinden üne kavuştu, tarandı. Bir gün Aşık Veysel’e sormuştum:

Âşık, kürtününden şikayetçi misin?

Hayır! Hiç şikayetçi değilim. Beni dünyaya tanıttı!

Sabahattin Eyuboğlu da sormuş Veysel’e:

Veysel, domuz eh yer misin?

Ben ağzımdan girene değil, çıkana bakarım!

Şah Turna ile söyleşiyoruz. O yoksul kesimlerin ozanı. Bir yığın kaset doldurup salmış piyasaya. 12 Mart döneminde, yeni yargılandığı sıralarda, kör olduğuna inanmamışlar:

Körün yapacağı işler değil bunlar! demişler. Şah Turna;

Kör olduğum saptanırsa, beni bırakacak mısınız diye so­rarmış. Diyarbakır’da, savcı Yaşar Değerli, sağına (doktora) göndermiş Şah Turna’yı. Evet, körmüş! Yine de içeri atmış­lar. O yıllar, "gizli örgüt”le, “komünizm propagandası” mo­daydı, şimdilerde “bölücülük" modası mı var? Ondan m atı­yorlar kişiyi içeriye?

Şah Turna’nın yakında çıkacak yeni türküsü Sivas’ta diri di­ri yakılanlarla ilgili. Adı: 'Dünya Duydu Bu Vahşeti". Şah Tur­na, insan değil türkü yakıyor, şöyle:

Şölene kibrit çaktılar/Göz göre göre yaktılar/Egemen güç­ler taktlar/Dünya duydu bu vahşeti/Bak, yiyorlar insan et,/Bu da Hitler’in icadı...

Kerbela, Dersim kırımı/Sivas, Maraş ve Çorum’u / Unutmayız bu dramı/Dünya duydu bu vahşeti...(yineleme)

Kurdular hile, pazarlar/Bizler sustukça azarlar, /Dünya duy­du bu vahşeti...

Bunlar kültürler düşmanı/Aman vermeyek amanı / Geçti uyu­ma zamanı...

Şah Turna gül alındayım/Acıların balındayım,/

Pir Sultan’ın yolundayım/Dünya duydu bu vahşeti...

Şah Turna, içeride toplam beş yıl yatmış. İki kızı var, Şafak 11, Şirin 1 yaşında.. Halkının dertlerini, sorunlarını çalıp söy­lüyor. Onları uyandırmaya çalışıyor.

"Yat geber ekmeği" Konya Ereğlisi kaynaklı bir söz. Köy­lere geç vakit bir konuk geldiğinde, ona çıkarılan yemeğin adı, "yat geber ekmeği!" Konuk açlıktan ölsün mü? Memurlara yapılacak sözde zammı anıştırıyor! (ima ediyor)

Mart başından beri beş aydır gözaltında, sonra da tutuklu olan Demokrasi Partisi milletvekilleri Ahmet Türk, Leyla Zana, Orhan Doğan, Sırrı Sakık, Hatip Dicle ile Mahmut Alınak’ın (bağımsız) yargılanmalarına Ankara DGM’de başlan­dı. DGM savcıları, sanıkların ölüm cezası ile cezalandırılmalarını istiyorlar, iddianamenin sonunda, bir yerde şöyle deni­yor

.. Milletvekilinin devleti bölmek için eline silah alıp dağ­da dolaşması, köy basması, güvenlik kuvvetlerimizle silahlı çatışmaya girmesi düşünülemez. Sanıklar silahlı çatışmaya girmemişlerdir, ancak milletvekilliği kisvesi içinde devletin birliğini bozmak için Türkiye içinde ve dışında faaliyet gös­termişler, eylem gerçekleştirmişlerdir. Yukarıda anlatılan te­lefon konuşmalından açıkça anlaşılacağı gibi terör örgütü başı Abdullah Öcalan’dan talimat almışlardır. PKK örgütü elemanları üzerinde ve PKK'nin Doğu ve Güneydoğu Ana­dolu bölgemizde genişlemesinde etkileri büyük olmuştur. Bingöl'de silahlı çatışmada öldürülen PKK militanının üst aramasında Leyla Zana'nın resminin çıkması anlamlıdır. Ley­la Zara ve diğer sanıkların PKK militanlarına ne şekilde mo­ral destek sağladıklarını anlatır.

PKK örgütünün Türkiye'yi bölmeye yönelik kanlı eylemleri TBMM ne şekilde olursa olsun milletvekili olarak girmeyi ba­şaran sanıkların milletvekili olarak PKK ile birlikte devlete kar­şı eylem gerçekleşme çalışmaları bölücü hareketleri genişlet­miş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölge­mizde hayat durmuş, ekonomi felç olmuştur. Türkiye'nin he­men her bölgesinde Mehmetçik PKK kurşunuyla şehit ol­muştur. Bu itibarla sanıkların eylemlerinin PKK’nin 125 mad­desinde yazılı VATANA İHANET suçunu oluşturduğu şüphe­sizdir.

Duruşmalar başladığına, süreceğine göre bunlarla ilgili yo­rum yaparak mahkemeyi etkilemek usumun ucundan geç­mez. 12 Eylül Anayasası’na da konan bir biçem, dikkatimi çe­kiyor. Bu, milletvekillerinin andında da var. “Atatürk ilke ve inkılapları" deniyor da “Atatürk ilke ve devrimleri” denmiyor. Neden? 12 Eylül generalleri, “devrim" sözcüğünden hoşlan­mıyorlar da ondan mı? 12 Eylül’ün Anayasası da yasaları da tarihe gömülmelidir, bunda çoook geç kalınmıştır.

Düşüncenin suç sayılması, yazarların düşüncelerini söyle­yenlerin hapse atılmaları, susturulmaları, milletvekillerinin dü­şüncelerinden dolayı özgürlüklerinin kısıtlanmış olması, yurt- dışında Türkiye'nin saygınlığını, pula dönen parasının duru­muna mı düşürmüştür? Yurtdışında bir ülkede, "Türküm "de­yin bakalım, nasıl karşılıyorlar? Bu ülkeyi, bu duruma düşür­meye kimsenin hakkı yok! Türkün Kürtle, Kürdün Türkle bir zoru yok. Onlar kardeş kardeş yaşamak istiyorlar, şimdiye dek olduğu gibi. Aziz Nesin ne güzel söylemiş;

Türk kendini Kürdün yerine, Kürt de kendini Türkün ye­rine koyarsa, sorun çözülür!

Kürtler eziliyor, doğru! Türkler ezilmiyor mu? İki kesimin de yoksulları eziliyor, ezilegelmişler. Bundan kurtulmaya bakma­lı..

Ne diyordu Hacı TÖ?

Sen küçükken beni yengem büyüttü, Türkçe bilmezdi!

Federasyona değin, ortaya atan o değil miydi?

Politikacının ırkçı, yobaz derecesinde “milliyetçi” anlayışından kurtulmadan hiçbir sorunu çözemeyiz.

Duruşmanın başlamasına bir saat kala, Adalet Sarayı'nın önü görülecek şeydi. Çok sıkı güvenlik önlemleri, DGM'nin yüz metre berisinde başlamıştı. Duruşma salonuna, başlan­gıçta çoğu savunman, yabancı elçilik ilgilileri girememişti. İyi olmadı!

Duruşma başlarken duruşma yargıcı Başkan Muammer Ünsoy’un buyruğu ile dışarıdaki yabancılarla savunmanlar içeri girebildiler. Sanık yakınları eş, ana-baba kardeş dışında dinleyici alınmadı mı ne? Haberleri görelim bakalım...