Yargıdan 10 Kasımlara...

Adalet Bakanlığı’nda son atamalardan sonra bir “yetki kararnamesi” çıktı: o da Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kurulundan geçti, gitti. Çıt çıkmadı. Bir dolu haksızlık yapıldı. Yaralamamak için ad yazmamayı yeğliyorum; örneğin eski Yargıç Adayları Eğitim Merkezi Başkanı Bayan N.A. Yargıtay’ın bir dairesinde yıllarca inceleme yargıçlığı yaptıktan sonra, bu göreve getirilmişti. Yargıtay’dayken ticaret davalarına baktı; o konuda uzmandı. Onu önce APK’ye başkan yardımcılığına atadılar. Daha sonra Ankara icra Yardımcı Yargıçlığı’na. Uzmanlığıyla, daha önce yaptıkları ile hiç ilgisi yok. Bunun birçok örnekleri var böyle...

Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kurulu’nda kimse sesini çıkarmıyor. Kimileri:

Ben karşı oy kullandım! diyor.

Orası, karşı oy kullanma, kullanmama yeri değil, çözüm getirme yeri. Ne olacak karşı oy kullansanız; sizin karşı oyunuz kâğıt üzerinde kalacak. Çünkü haksızlığa uğrayanın yargıya başvuru hakkı yok. DSP’liler, Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili bir değişiklik taslağı hazırlayarak imzaya açtılar. Orada da Kurul kararlarına karşı yargıya başvurulamayacağı belirtiliyor. Neden? Anlamak güç. Yargıya başvurulamaz olur mu? Kavramamışlar sorunun özünü demek.

Gelelim, Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kuruluna, “Ben karşı oy kullandım!” diyeceklerine, masaya yumruğunu vurarak;

Bu ne rezalet! demiş olsalar, kıyamet kopardı, yapmadılar, yapamadılar. Çünkü, dört yıllığına buradalar! orada bir dolu ilişkileri var, ileriye dönük olarak ilişkiler, yeni seçimler var, şu var, bu var...

Bir yargıç anlattı, güneyde bir ilçede yargıçken, ilçenin başsavcısı şöyle demiş:

Bak, sayın yargıcım, ben Menderes döneminde çalıştım, 27 Mayıs’ı gördüm, sonra CHP-AP ortaklığında, arkasından 12 Mart’ta çalıştım; daha sonra CHP-MSP ortaklığında savcılık yaptım. Her dönem, benim bir sivri yanımı aldı götürdü. Bende hiç köşe kalmadı. Yusyuvarlak oldum. Ben, artık herkesle çalışırım!

Yargıç ekledi:

Ben iddia ediyorum ki -tabii çoğunu “tenzih” ederim- ne yazık k, hükmü geçenlerin bir bölümü, bu duruma gelmişlerdir. Bu ağırlığı kaldırmak gerekir. Onun için Kurul’un yapısı değiştirilmelidir. Sayısı artırılmalı, bağımsız duruma getirilmelidir. Bakan ile müsteşar Kurul’a girmemelidir. Kurul üyeleri, seçildikleri dönem içinde eski görevlerini yürütmemek, sırf bu işle uğraşmalıdırlar. Bugün Kurul üyeleri hem Yargıtay’daki, hem Danıştay’daki işlerini yürütmeyi sürdürüyorlar. Nasıl olabilir bu? Haftada iki gün Kurul toplantısı var; bir de ayrıca gündem geliyor, bunun önceden incelenmesi gerek. Peki, Yargıtay’daki işler nasıl yürüyor? İnceleme yargıçları ile yürütülüyor işler!..

Son kararname 1420 kişilikti aşağı yukarı, Kurul durmadan toplantı yapmakta. Haftada iki kez yapılan toplantının 50-60 maddeden aşağı olmayan gündemi var, her gündem kalın dosyalarla geliyor. Kurul üyeleri, her şeyi inceleyemiyorlar; inceleme yargıçları ne getirirse, “şöyle olsun” ya da “böyle olsun” diye karar veriyorlar. İnceleme, araştırma olanakları yok.

***

10 Kasım’da önce, ODTÜ öğrencilerinin çağrısına uyarak ODTÜ’de, Hüsnü Gökselin “10 Kasımlarda Atatürk” konulu konuşmasını dinledim. Arkadaşım Yakup Kepenek’le Cumhuriyet okurları yalnız bırakmadılar. Hüsnü Göksel’in konuşması, sanki soluk alınmadan dinlendi. Konuşmasını, “Ben 20 yaşında Mustafa Kemal’im!” diye bitirdi.

ODTÜ’den Başkent Üniversitesi’ne geçtim. Burada Atatürk’ün “manevi oğlu” Abdurrahim Tuncak’ın Başkent Üniversitesi’ne armağan ettiği 142 fotoğrafı gördüm. Benden önce, Meclis Başkanı Mustafa Kalemli gelip sergiyi açmıştı. Sergide, şimdiye değin hiç görmediğim fotoğraflar vardı. Abdurrahim Tuncak’la gazeteci olarak ilk konuşmayı, yazı dizisini Milliyetle Mete Akyol yayımlamıştı. Mete’nin bu yazıları, bir süre sonra kitap olarak da çıkacak.

Başkent Üniversitesi Rektörü Mehmet Haberal Abdurrahim Tuncak’la eşi Mualla Tuncak’ı, kızı Nuray Çulha ile damadı Metin Çulha’yı da çağırmıştı. Abdurrahim Tuncak’la benim bu ikinci görüşmemdi. Geçen kez, Atatürk Orman Çiftliği’nde, kalabalık bir grupla birlikte yemek yemiştik. Sabiha Gökçen de vardı. Sabiha Gökçen Abdurrahim Tuncak’la çok yakın bir dostluk havasındaydı. Abdurrahim Tuncak, Sabiha Gökçen’e bir ara:

Sabiha, ben seni tanırım, sen de beni iyi tanırsın! demişti. Sabiha Gökçen:

Tanımaz mıyım, çok iyi tanırım! yanıtını verdi.

O gün Orman Çiftliği’ndeki Merkez Lokantasında “Atatürk yemeği” yemiştim. Atatürk yemeği, kuru fasulye pilavdı. Rakısız da olmazdı!

10 Kasım’da Başkent Üniversitesi’ndeki fotoğraf sergisine, İstanbul’dan Nadya Koçak (İspanyol Havayollarında çalışıyor), eşi Misak Koçak ile kızları Serena Koçak (8.5 yaşında) da gelmişlerdi. Serena Koçak Atatürk için yazdığı şiirini okudu.

Abdurrahim Tuncak, 1907 yılında doğmuş; Zübeyde Hanım büyütmüş. Zübeyde Hanım, kendisi yer yatağında yatar, Abdurrahim’i karyolada yatırırmış, ileride Abdurrahim hakkında, geniş bilgiler verebileceğimi sanıyorum.

Abdurrahim Tuncak’la eşi Mualla Tuncak, kızı Nuray Çulha ile damadı Metin Çulha, Başkent Üniversitesi’ndeki yemekten doğruca “Anıtgömüt”e gittiler...