Prof. Sadun Aren’in konuşmasını dinleyiciler, soluklarını keserek dinliyorlardı. Prof. Aren, köy enstitülerinin bize verdiği dersleri anlatıyordu. Prof. Aren, 'Bağımsızlık' düşüncesinden sonra şunları anlattı:
“Köy enstitülerinin bize öğrettiği ikinci ders şu: Bir ülkenin koşulları değişince, o ülkedeki düşünceleri de kurumlan da yeni koşullara göre değiştirmek gerekir. Bunu da köy enstitüleri, bize çok açık bir biçimde gösteriyor. Çok iyi kurumlar olduğu, 1940'ların koşullarında, memleketin koşullarına çok uygun olduklarında şüphe edilmeyen, yetiştirdiği insanlar ortada, o insanların getirdiği yararlar ortada olan bu kurumları bugün kuramazsınız. Tekrar ve aynen kuramazsınız. Anlamı yoktur. Böyle bir özlem içinde olmak, aynen kurmak özlemi, yoksa esinlenmek ayrı mesele, ondan esinlenerek elbette ki... Her şey tarihsel bir menşeden gelir, bugün dünden esinlenir. O anlamda demiyorum, fakat aynı, “bunu tekrar kuralım" demek, Donkişot'un özlemi gibi olur. Yani şövalyeliğe özenmesi gibi, nasıl yanlış olursa, yani nostaljik bir özlem olur, tabanı olmayan bir özlem olur. Bugünün ilericileri bile şüpheyle bakarlar. Yani, o kesimde de taban bulamaz...
Tabi bu konu, başka alanlar için de geçerlidir. Yalnız köy enstitüleri için geçerli değildir, başka kurumlar için de başka alanlar için de geçerlidir. Örneğin siyaseti alalım, bugün için bir önemi olduğundan. Örneğin, vasıflandırmaktan bile usandık, 12 Eylül döneminin baskısı, işkencesi, antidemokratik uygulamaları, filandan sonra bugün siyaset sahnesi, partiler, siyasi akımlar, 12 Eylül'den öncekinden farklıdır. Bugün SHP, eski CHP değildir. Ne kadar benzerse benzesin, başkanının soyadı da aynı bile olsa, İnönü'ye benzese bile. DSP de CHP değildir. DYP de AP değildir. Öbür partiler için de aynı şey söz konusudur. Tabi vurgulamak istediğim şey örneğin kurulacak olan Marksist- sosyalist parti için de aynı şey söz konusu. Yani, o parti de eğer 12 Eylül'den önceki sosyalist partiler gibi bir parti olursa, yanlış olur. Nasıl ki bugünkü SHP, aynen CHP olmaya, DYP aynen AP olmaya kalkarsa yanlış bir şey yapmış olur, toplumundan kopmuş olur, toplumla olan organik bağları kopmuş, onun için de cüce kalmaya mahkûm olmuş olursa, bugün kurulacak dan bir, -hiç şüphesiz olarak da kurulacak olan- bir Marksist-sosyalist parti de bundan önceki partiler gibi olmayacaktır. Tavırları değişik olacaktır, tutumu değişik olacaktır, programı değişik olacaktır. Daha, bugünkü çağa, bugünkü Türkiye'nin ve dünyanın yeni koşullarına uygun olmak zorundadır. Bunları beceremezse, kavruk kalır.
Sözlerimi tabii bitireyim: şimdi dünyamız özellikle, bu atom bombalarının dökülmeye başlamasından sonra, Türkiye'de son yerel seçimlerden sonra, yeni bir döneme girmiştir. Önü aydınlık bir döneme girmiştir. Bir eşik geçilmiştir. Dünya için barış, ülkemiz içinde demokrasi egemen olacaktır. lâ, bu tabii kendi kendine olmayacaktır. Biz mücadele edersek olacaktır. İnsanların mücadelesiyle olacaktır. Tabii mücadele deyince akla ilk gelecek şey, örgütlenmedir, örgütsüz mücadele olmaz. Onun için şurada, “Eğit-Der'den Eğit-Sen'e” diyor, sendikalaşma yönünü gösteriyor, bu tabii, çok önemli bir şey. Bu çok önemli bir şiar, slogan yani, bir hedef. Daha çok örgütlenmek lazım..."
Türkİlş salonunda, Eğit-Der yöneticilerinden Elvan Türkmen'in yönettiği toplantıda, açış konuşmasını Başkan Feyzullah Ertuğrul yapmıştı. Toplantıya, kucağında çocuklarıyla gelen kadınlar da vardı. M.Rauf İnan, İ.Hakkı Bayram, Ali Yılmaz, Yakup Kepenek, Mahmut Makal konuşmalar yaptılar, Vecihi Timuroğlu, Abdülkadir Paksoy ile Mehmet Bayrak şiirler okudular. Mahmut Makal, köy enstitülerinde okuma, düşünme, müzik aletlerini kullanma konusunda, öğrencilerin açlığını anlattı. Şöyle dedi özetle:
“Biz köy enstitüsüne girip köyden getirdiğimiz giysileri çıkarıp köy enstitülü kılığına büründüğümüz zaman, birkaç gün sonra Hikmet Çekiç öğretmen bize “Kölelikten Kurtuluş’’u okudu birkaç gece. Ondan sonra iş, “Unutulan Köy"e geldi: Bunlar aynı zamanda meslek kitapları. Toplu okumaların yanında tabii biz, kişisel okuma alışkanlığını edindik, hakikaten güzel bir kitap sevgisini benimsedik. Sonra, toplu okumalar, yeni gelenlere, küçük sınıflara uygulandı, biz kütüphaneden kitap istemeye başladık,' boş zamanlarımızda geceleri okuma yoluyla okuma gereksinimimizi karşıladık. Kütüphanenin büyükçe bir salonu vardı, oraya Türkiye'de çıkan bütün gazeteler, dergiler, soluyla, sağıyla aşağı yukarı gelirdi. Gerçekten içer gibi okurduk. Öğretmenlerimizden dahi şaşanlar olurdu. ‘Yücel dergisi'ndeki makaleleri, hikâyeleri okumaktan bir şey anlıyor musunuz?’ diye. Ben, anladığımız kanısındayım. Severek, anlayarak okuyorduk. Köy enstitüleri, bir tan yıldızıydı gerçekten ya da Tonguç'un kaçırdığı ışıktı, belki. Geldi, geçti.
Bugün, Hacı Küçükkaraca'yla konuştum. Server Tanilli'nin “Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz" kitabını okuyan çocuk, bugün mahkemeye çıktı. Bakalım ne karar verecekler? Nereden nereye? Aynı yazarımızın “Uygarlık Tarihi" kitabı da Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin kitaplığından alınmış ve imha edilmiş. Köy enstitülerinde öğrencinin okuduğu yetmiyordu. Yalnız bakanlığın bastığı kitaplar yetmiyor, Remzi Kitabevi, Ahmet Halit Kitabevi, Kanaat Kitabevi, Dünya Edebiyatından Tercümeler dizisi başlıyordu. Anımsıyorum, bizim kitaplıktan aldığımız kitaplar bir yerde yetmez oldu. Ve akın akın bu kitabevlerinden kitap paketleri gelmeye başladı. Sipariş ediyor, kişisel kitap biriktiriyorduk.
Devleti biliyoruz. Yani, o günkü devleti de incelesek, belki bugünkü çıkar. Fakat, önemli olan Yücel 'in, Tonguç'un olması ve uzun süre olmasa da İnönü'nün onlara destek vermesi. Bundan dolayı, o valiler, kaymakamlar çıldırıyordu...''
2 Mayıs 1989, Cumhuriyet