Dün, Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç'un ölümsüzlüğe kavuşmasının yıldönümüydü. Tonguç, 23 Haziran 1960'ta ölmüştü. Kırklarelili aydınların yaptıklarını görünce, Tonguç'un bu başarılarda yaşadığım düşündüm. KÖY-KOOP’lular, Trakya'ya baştan sona yayılmakta olan kooperatifleriyle, halkın güvenini kazanmışlardı. Kooperatifin içinde, "Trakya Köy A.Ş.” adıyla bir de ortaklık kurmuşlar, başkanlığına da yine Erdoğan Kantürer'i getirmişlerdi. Şirketin Çanakkale, Edime, İstanbul, Kırklareli, Tekirdağ'da şubeleri vardı. Kuzey Almanya'dan 250 inek getirmişlerdi. İnekler, yıllık yedi ton süt veriyordu. Köylüye de bir milyon lira daha ucuza verilmekteydi. Oradan ayrılırken, Üsküp köyünde, kaşar peyniri tesislerinin açılışı yapılıyordu. Konuklara sunulan "höşmerim”den yedik!
Kırklareli istasyon Çay Bahçesi'nde, Sabahattin Ati için düzenlenen toplantı daha çok görkemli olmuş, geçmiş iki yıla göre. Ben ilk kez katlıyordum. Kırklareli Belediye Başkan Yardımcısı Yalçın Eşiyok, toplantıdaymış. Kırklareli'nin tüm aydınları, köylüleri katılmalıydılar. Sabahattin Ali, onlar için canını verdi...
Toplantının düzenlenmesi için Eğit-Sen, Halkevi, Tüm Sosyal-Sen, Tarım-Sen, Sağlık-Sen, Maliye-Sen, Tüm Bel-Sen, gibi kamu personeli sendikalarının katkıları olmuş. Öğretmenevi önünden geçtik çıkarken; öğretme- nevi bahçesinde oturuyordu öğretmenler. Toplantıya katılsalar daha iyi olmaz mıydı?
İstasyon Çay Bahçesindeki toplantıda yapılan konuşmalar, bir kitapta toplanacaktı. Burada, konuşmaları Öner Yağa yönetti; Erdoğan Kantürer, Aydın Karakoç, Başaran, Konur Ertop, Alpay Kabacalı, Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Haşan Kıyafet konuştuktan sonra, Hüseyin Aydın, sazıyla "Başın öne Eğilmesin” türküsünü çalıp söyledi. İsa Çelik konuştu; Oral Çalışlar resimler çekti... Filiz Ali ile Aliye Ali yeni gelmişlerdi, Zeliha Berksoy da birlikteydi. Öner Yağa, onlardan önce bana söz verdi.
Ankara'dan ayrılırken, "iki Gözüm Ayşe”nin yazan Ayşe İlhan'ı telefonla aramış:
Ben Sabahattin Ali etkinliklerine gidiyorum, bir iletin (mesajın) olacak mı? diye sormuştum. Çok duygulanmıştı. Birkaç satırlık iletiyi de birlikte götürdüm; konuşmamın sonunda okudum. Uzun uzun alkışlandı. Ayşe İlhan’ın, arkadaşı "Sabahattin Ali" için yazdıkları şöyleydi:
"Yaşamında huzur vermediler sana. Canından bezdikçe ‘Rahat benim akımdadır!' diye seslenen bir serviyi özledin.
Istranca’larda yok edildin, yüzlerce ağaçtasın belki.
Ama, asıl kabrin yüreklerimizdeki sevgi dağının ışıklarla donanmış doruğundadır aziz Sabahattin Ali!"
Öner Yağa, daha sonra Zeliha Berksoy’u, Filiz Ali’yi Sabahattin Ali şiirlerini okumaları için çağırdı. Sabahattin Ali'nin eşi Aliye Ali, bu toplantılara ilk kez geliyordu. Çok kısa konuştu. Ana, kız uzun alkışlar arasında kürsüye geldiler. Aliye Ali şöyle dedi:
Gene hurdayız. Çok mutluyum. Bu, üçüncü yılımız. Çok mutluyum. Efendim, Sabahattin Ali, ben ve kızım bir bütündük, iyi ve kötü günlerimiz oldu. Buraya geldik. Hak etmediği bir şekilde bu hale geldi, getirdiler. Tabii hepiniz üzgünsünüz. Fakat hayat böyle devam ediyor. İnşallah bundan sonraki günler, bu günleri aramayız, çok daha iyi günler görürüz. Bu kadar, başka bir diyeceğim yok. (Alkışlar)
Filiz Ali, şöyle dedi:
Ben çok kısaca "Dağlar" şiirinin son mısraını tekrardan okumak istiyorum, çünkü hem bu şiir beni daima çok etkilemiştir, hem de Kırklareli'ne geldiğimde ilk defa dağda piknik yaptığım zaman, bir çoban tarafından Sabahattin Ali'nin cesedinin bulunduğu söylenen yere götürülmüştüm, tabii, çok zor anlardı o anlar; takat sonradan, sanki orada Sabahattin Ali'nin tekrar yaşadığı duygusu birdenbire uyandı içimde; o duyguyu daha fazla yaşamaya başladım. Ve sonunda, bir mezarı olmayan Sabahattin Ali'nin yerinin orası olduğunu hissettim. O yüzden de, şimdi orda üç tane kayadan bir tanesinin üzerinde, "Dağlar" şiirinden mısra yazıldı. Ve ben diyorum, babamın “Dağlar" şiirinin son dörtlüğünde, ki bir çeşit' 'vasiyet " miydi acaba, galiba onu yerine getirdim:
“Bir gün kadrim bilinirse, / İsmim ağıza alınırsa/ Yerim soran bulunursa/Benim meskenim dağlardır.” (Uzun alkışlar)
Konuşmalardan sonra Isa Çelik "Sabahattin Ali Fotoğrafları"nı gösterdi; Rahmi Saltık dinletisi izlendi.
Filiz Ali söyledi bana; babasının ölümünden sonra bulunan, gazetelerde resimleri de çıkan eşyaları, hala kendilerine verilmemiş. Şöyle dedi Filiz Ali:
Bir fotoğraf var; Hıfzı Topuz verdi bana, Akşam gazetesinde çıkmış o fotoğrafta, Sabahattin Ali'nin öldürüldükten sonra üzerinde bulunanlar var. Fotoğraf makinesi var, Omega saati var, görünüyor fotoğrafla bütün bunlar. Kitapları var, gözlüğü var, meşin ceketi var, bunlar bize verilmedi. Bunlar ne oldu acaba? Zati eşyasını ne yaptı acaba polis o zaman?
Sabahattin Ali'nin mektuplarından oluşan "İki Gözüm Ayşe"yi, o gece evlerinde konuk olduğum Ulusoy'lara armağan ettim. Öyle sevindiler ki, Ayşe İlhan, kitap basılalı iki yıl olmasına karşın, kendisine bir kuruş ödenmedi. Sömürü dünyası, ne yaparsınız?
Yazının başında, Tonguç'u andım. Tonguç, 1950'de, Sabahattin Ali'nin "Fontamara" çevirisini. İzzet Palamar'a armağan ettiği için soruşturma geçirdi, dava açıldı, Danıştay'da Tonguç savunmasını yaptı...
24 Haziran 1993, Cumhuriyet