Sabiha Sertel, “Roman Gibi" adlı yapıtında. “Tan" gazetesiyle basımevinin nasıl yıkıldığını öğrenince, neler yaptıklarını özetle şöyle anlatır:
“4 Aralık sabahı Zekeriya bana.
Sen bugün matbaaya gitme, ben de gitmeyeceğim. Bugün aleyhimize gösteri yapacaklarmış... Evde de oturma, dedi.
Ona bir akşam önce haber vermişler. O çıkıp gitti. Ben de Moda 'da tanıdığım bir hanımın evine gittim. Hanımın kocası telefonda gösteri hakkında karısına bilgi veriyordu. Yollar açıldıktan sonra eve geleceğini, nümayişçilerin Sertellerin evine gitmesi ihtimali olduğunu söylemiş.
Böyle bir durumda başkalarını tehlikeye sokmamak için, orada kalmanın doğru olmadığını anladım. Moda'da Mektep Sokağı’nda oturan annemin evine gittim. Az sonra Zekeriya da geldi. Annem 78 yaşında bir ihtiyardı. Bizi gündüz karşısında görünce şaşırdı:
Hayır ola, siz bugün çalışmıyor musunuz? dedi.
Hayır... Yazıları dün yazdık, bugün dinleneceğiz.. Akşama kadar annemde kaldık. Hava iyice karardıktan sonra eve döndük. Az sonra Vâlâ Nureddin ile karısı Müzehher geldiler. Vâlâ gösteriyi anlatıyor, Necmeddin Sadak’ın müteessir olduğunu söylüyordu. (Vâlâ 'Akşam' gazetesinde çalışırdı.) Güldüm... Vâlâ biraz sonra:
Dün gösteri bittikten sonra gençler eve gelmek üzere Kadıköy vapuruna binmişler. Fakat Vali Lütfü Kırdar bunu haber alınca kaptana vapuru Kadıköy'e yaklaştırmamasını, Adalar’a götürmesi emrini vermiş, dedi.
Zekeriya bu haberi duyar duymaz yerinden fırladı, Vali Lütfü Kırdar'a telefon etti.
Matbaaya bir saldırı yapılacağını haber almış, size bildirmiştim. 'Merak etme, hiçbir şey olmayacak’ demiştiniz. Fakat matbaa yıkıldı. Şimdi eve gelme teşebbüsünde olduklarını duydum. Hiç olmazsa bunu önleyin.
Vali kendisine şu cevabı vermiş:
O tehlike geçti, ama, sen şimdi nereden telefon ediyorsun?
Evden.
Sakın evde durma...
Demek hâlâ güvenlik altında değildik. O zaman Vâlâ. Kalamış'tâki evlerine beraber gitmeyi teklif etti. Yanımıza birer kat çamaşır alıp Vâlâ'nın evine gittik... Üç gün üç gece orada kaldık. Gündüzleri oturmaktan sıkılıyordum, gece karanlıkta çıkıp Feneryolu'nda dolaşıyor, demokrasinin memlekette ne normal yollarla geliştiğini düşünüyordum... " ("Roman Gibi" S. 315-316).
Olayın tanığı olan Müzehher Vâ-Nû, şunları söylüyordu, özetle:
"Evet, bizde misafirlerdi, eve aldık onları. Moda’daydılar o sırada, biz olayı duyduk. Vâlâ inmemişti gazeteye, belki inmişti, bilmiyorum şimdi, özetle akşamüstü gittik, Sabiha Hanım'la. Zekeriya Bey'i bindirdik bir arabaya, o zamanlar çek-çek arabaları vardı, üstü kapalı. Bindik 'Altıyol'a kadar geldik. Altıyol’da araba değiştirdik, ‘takip edildikse' diye. Çünkü olayı, bütün teferruatıyla biliyorduk, yalnızdılar evde. Bir, Sabiha Hanım’ın ağabeyisi vardı Neşet Deriş diye, söyledik:
Bize gidelim, ne yapacaksın? diye Zekeriya:
Aman Vali'ye haber verelim, sonra ‘kaçtı' derler! dedi. Sınırlarda filan ararlar, bilmem ne yaparlar...
Vali'ye haber verildi. Zekeriya:
Ben Vâ-Nû'lara gidiyorum, oradayım. Ama sizden başka kimseye söylemedim bunu... dedi.
Biz Kalamış'ta oturuyoruz. Sahilde bir evdi. Başlarına bir şey gelirse, buradan kaçmaları mümkün, gibi şeyleri konuştuk arabada. Onu anımsıyorum. Bizde kaldılar. Gayet soğukkanlıydı ikisi. Biz o gece bir garip sorumluluk duygusuyla. Vâlâ ile benim uykumuz kaçtı. Doğru dürüst uyuyamadık. Kendi yatak odamızı onlara verdik, biz bir yere uydurduk bir şeyler, yatak matak; bir horultu duyduk, uyuyor bunlar, gayet keyifle uyudular. Evden çıkılmadı hiç. Bir Vâlâ matbaaya gitti geldi, havadisler öğrendi, havadislik de birşey yoktu hoş. Duyulmuyordu, o devri biliyorsun. Herkes kabahatli gibi, ‘Adam, bir şeye karışmayayım’ havası içinde. Ertesi günü galiba, kapı çalındı bir adam geldi:
Sizin satılık bilmem neyiniz varmış! diye.
Vâlâ'nın o adamı kovaladığını anımsıyorum... "
***
Taşlama ustası Hasan Çelebi, şu dizeleri düştü:
"Bir uçtu ölümsüzlüğe yükseldi Hezarfen / Hem öldü, hem alçaldı uçurdukça özerfen."
Dün İstanbul'da önemli bir toplantı vardı. 4 Aralık 1945'te, basın özgürlüğüne, demokrasiye ağır bir darbe vurulmuştu. Bunlar Bayan Tans'ın umurunda mıydı?
Boğaziçi Üniversitesi’nde bir çeşit öğretmeni yerindeki, Prof. Oya Köymen’i, O’nun yerini alabilmek için, 12 Eylülcülere ihbar ettiğini, 1402’lik ettirdikten sonra, "bölüm başkanı" olduğunu bilmeyen yok muydu? Bu, üniversite çevrelerinde geniş yankı yapmış; öğrenciler, küplere binmişlerdi. Bir ara üniversiteye gelen Prof. Oya Köymen, bayanlar tuvaletine girdiğinde, arkasından koşarak Tans’ın yetiştiğini gördü. Tans, göğsünü açmış, profesöre gösteriyordu:
Hocam bak, göğsümde sertlikler var. Kanser şüphesi olduğunu söylüyorlar!
Zulmettiği hocası yerindeki profesöre yakınıyor, hem yaptıklarını bağışlatmak, hem de kendine acındırmak mı istiyordu? Kafasında ne çok tilki dolaşıyordu? Süleyman Bey'e gözdağı verdikten sonra, kazık attığı, gün görmüş Devlet Bakanı Münif İslamoğlu’nun göğsüne yaslanıp doya doya ağladığı gibi...
Ne dolaplar dönüyor, bir türlü anlayamıyorum. Eğitimci Ali Kaymak, Yunus Emre’nin dizelerini mırıldanıyordu:
"Biribirine girdi/Dolaplarla âblar/ blar galip gelince/Döndüler dolaplar."
b: (Farsça) Su.
Hezarfen Ahmet Çelebi: 17. yy'da, İstanbul'da yaptığı kanat biçimindeki bir aygıtla, ilk kez uçmayı başarmış bir Türk bilgini. (Türk Ansiklopedisi, cilt 19, s. 207).
5 Aralık 1995, Cumhuriyet