148 Erbakan’ın “hoca” olmadığını bilmiyordum doğrusu; O, 12 Eylül sıkıyönetim mahkemeleri duruşmaları sırasında, yargıcın gözünün içine baka baka, “hoca”lığı yadsımış, özetle şöyle mi demiş:
Efendim, ben ‘hoca’ değilim! Ben, Atatürkçü, laik, demokrat bir insanım.
Bu durumda, “Hoca-Bacı” uyarlaması havada mı kalıyor ne? Duruşmalardaki konuşmalarına göre, 148, “şeriatçı” da değildir. Nakşibendi Tarikatı Şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun çömezi (müridi) hiç değildir. Bunların tümü yalandır, kara çalmadır.
1980 öncesinde, çeşitli yerlerde yaptığı konuşmaları da yadsıyordu. Yoktu öyle bir şey, tümü yalandı, uydurmaydı. Duruşmalardan birinde askeri savcı:
Milli Gazete ‘de yayımlanan konuşmaları esas alınsın, önerisinde bulunur.
Herkes, Milli Gazete’yi, MSP’nin yayın organı olarak biliyordu. Meğer, bu da doğru değilmiş!
Efendim, Milli Gazete, bizim resmi yayın organımız değildir, o gazete yalan haberler yazar!
Haydaaa, dur bakalım ne olacak? Derken, o yıllar Milli Gazete’de takma adla dış politika yazılan yazan A.D. ile S.A.E. kafa kafaya verip, bir kurnazlık mı ne düşünürler, Milli Gazete’de çıkan çeşitli yalan haberlerin bir listesini çıkarıp mahkemeye sunarlar. Örneğin, gazete, birinde, Sakarya Belediye Başkanlığı’nı, MSP adayının kazandığını, manşet haber olarak vermiş mi, bu haber mahkemeye sunulur:
Bakın efendim, bu gazete seçimi bizim kazandığımızı yazıyor, oysa biz kazanmadık! Başka aday kazandı.
Bir başka haber: Artvin’de 148 Erbakan konuşuyor, toplantıyı yüz binlerce kişi izliyor, gazete böyle yazıyor. Oysa, o gün 148 Erbakan orada değil, başka bir, ildedir. Demek ki, bu gazete “asparagas” haberler veriyor. Ben demiyorum, onlar diyorlar. Milli Gazete’yi herkes, şimdi de RP’nin yayın organı biliyor, belki bu da yalandır. A.D. şimdi orada değil, onun benzeri bir gazetede döktürüyor.
Eski gezici vaiz ise basının üzerine giderken bangır bangır bağırıyor: “Basın yalan yazıyor” diye. Demek geçmişten deneyimleri var, biliyorlar mı ne yalan haberin ne olduğunu, ne olmadığını?
Askeri yargıç albay H.S., MSP’lilerin duruşmaları sırasında sordu:
Konya mitinginde, İstiklal Marşı okundu mu?
Okundu efendim!
Kimler söylemedi, kimler ayağa kalkmadı?
Ne bilelim efendim, onu görevliler bulsun!
Yargıç albay H.S., Milli Selamet Partilileri (MSP) salıverdi. 15 Ekim 1980’deki nüfus sayımını MSP’liler evlerinde geçirip sayıldılar. Kenan Bey kızmıştı. Çok; geçmedi, yeniden tutuklandılar. Yargıç albay H.S.’nin eşi CHP’liydi. Bayanın bir süre sonra, “tarikata” girdiği duyuldu. Çok geçmedi, bir apartmanın üst katlarından birinden kendini atarak canına kıydı. Ne iyi bir insandı. Sonradan, yargıç albay H.S.’nin RP’ye girdiğini kimi gazeteler yazdı. RP, onu aday göstermedi mi ne?
Eski bir MSP’li olan Ergün Poyraz’ın “Refah’ın Gerçek Yüzü” adlı yapıtını bir solukta okudum. Soner Yalçın’ın, Turhan Dilligil’in benzeri yapıtlarından sonra, bana çok ilginç geldi. Ergün Poyraz’la konuştum. Yazının başlarında anlattığım olaylar, yazarın ikinci yapıtında yer alacakmış. Merakla bekleyeceğim.
Ergün Poyraz’ın birinci kitabında ilginç olaylar da anlatılıyor. Mamak duruşmaları sırasında sanıklar, Aczmendilerin yaptıkları gibi, duruşma salonunda namazlarını kılarlar Süleyman Arif Emre anlatıyor, şöyle:
“Mamak duruşmaları cuma gününe rastlardı. Duruşma, öğle tatili dolayısıyla öğleden sonraya ertelenince, bizler çantalarımızdaki seccadelerimizi çıkartır, mahkeme salonunun ortasındaki boşlukta, Lütfi Doğan Hoca’nın imamlığında namazlarımızı eda ederdik.
Bir cuma bize nezaret eden subay iyilik yaptı. Hepimizin cuma namazımızı eda edebilmemiz için tümenin camisine götürdü. Caminin resmen görevli hocası cumadan önce verdiği vaazda, namaza gelmiş olan; bazı askeri hâkim ve savcıların da yüzüne karşı şunları söylüyordu:
Bir müminin (Müslümanın) birinci vazifesi, şeriatı garrayı Muhammediyeyi (Muhammed’in parlak şeriatını) ihya etmektir (diriltmektir). Eğer o şeriat yürürlükten kaldırılmışsa, onu yürürlüğe koymak için cihat etmektir (Din uğrunda savaşmaktır). Bu cihat sadece söz ile olmamalıdır. Peygamber efendimiz bir kötülük görünce onu elinizle önleyiniz, bunu yapamazsanız dilinizle önlemeye çalışınız. Onu da yapamadığınız takdirde kalben buğzediniz (sevmeyiniz). Ancak bu üçüncüsü imanın en zayıf derecesidir, buyurmuşlardır. Bunun için Kuran nizamını tekrar yürürlüğe koymak için: imanın en yüksek mertebesine (basamağına) nail olmak (erebilmek) için fiileri mücadele etmek zorundayız. Bunu hapsolmak veya idam cezasına çarptırılmak korkusuyla yapmaktan kaçınanlar, Allah katında büyük cezalara çarptıracaklardır. Sakın ha dünya hayatını düşünerek bu konuda nemelazımcılık yapmayınız.
(Bu vaazı dinleyen Süleyman Arif (Emre) şunları söyler.)
Bizler o günün koşulları altında bu kadar dehşetli konuşmaya, hem de bizi dini nizam istiyor diye tutuklayıp yargılayan bir mahkemenin camisinde şahit olacağımızı doğrusu beklemiyorduk. Şu adamların düştükleri tezata bakın. Bu açık seçik şeriata davet vaazını oradaki askeri hâkimler, savcılar iki büklüm dinliyorlardı. Bizler ise kabuğumuza büzülmüş hocaefendi namına endişe duyuyorduk. Milli Görüş deyimini bile, devletin temel nizamlarını yıkmak manasında yorumlayanlar bu vaiz efendiye neler neler yapmazlardı? Ama burası Türkiye idi. Olurdu böyle şeyler...”