Sıdıka Su, “Gelelim, sürgün günlerine" diyor. Ruhi Su ile ayrı ayrı geçen sürgün günlerini şöyle anlatıyor:
Tabii, ben Ankara'dayım; her gün I. Şube'ye gidiyorum, imza veriyorum; Ruhi de Çumra'da. Onunla da telefonlaşıyoruz, mektuplaşıyoruz, haberleşiyoruz. Fakat Ruhi, ‘Benim için uğraş' diyor.
Ben Kemal Aygün’e çıktım, dedim ki;
Böyle, böyle. Ruhi Çumra'da, ben Ankara'dayım; yasal olarak da hakkımız, bir araya gelmeliyiz. Ben büyük şehirde olduğum için, iş bulma olanağımız büyük şehirde daha kolay. Onun için Ruhi'yi Çumra'dan buraya naklettirmek istiyorum! Kemal Aygün:
Yapacağınız bir iş var! dedi.
Ne demek? Ne iş?
……. ……. gibi yaparsanız ben hemen naklederim buraya! dedi.
O zaman dedim ki Kemal Aygün ’e: ‘Yanlış bir kapı çaldınız! Biz cezamızı bitirdik. Bizim şimdiye değin nasıl hareket ettiğimiz ortada. Bu istediğimiz de bir lütuf değil. Biz yasal hakkımızı istiyoruz. Ruhi Su Ankara'ya gelecektir!' dedim, çektim kapıyı çıktım. Ondan sonra, Çumra'ya C. Savcılığı’na bir yazı yazılıyor, deniyor ki: ‘Ruhi Su, hiçbir şekilde nakledilmeyecektir. Ruhi Su, melânetini her fırsatta saçan bir adamdır. Onun için Ruhi Su, orada kalacaktır...' gibi bir yazı... (Sıdıka Su, anlatmayı sürdürüyor)
Şimdi gelelim Çumra’ya. Ruhi, oraya gidiyor, bir otele yerleşiyor, orada salaş bir otelde, cadde üzerinde bir otel; fakat olağanüstü efendi bir otel sahibi var. Ben bir hafta izin aldım, gittim kaldım o otelde. Ruhi, gidiyor, geliyor, ilçede Ruhi'yle kimse konuşmuyor, herkes kafasını çeviriyor, uzak duruyor. Böyle bir hava içerisinde. Otel sahibi diyor ki:
Ruhi Bey, geçer bunlar; aldırma, üzülme!
Yok canım, aldırdığım yok!
Türkü dinlerken geliyorlar, yaklaşıyorlar, kimse duymadan bir iki laf ediyorlar. Böyle... Oradaki Cumhuriyet Savcısı, 'Muharrem İlleez) biliyorsun, bir gün bir cura alıyor, sabahın erken saatinde geliyor, diyor ki:
Ruhi Bey, ben cura öğrenmek istiyorum!
Peki, diyor Ruhi, bunlar başlıyorlar çalışmaya. Ruhi diyor ki: ‘Dinlemiyor bile, kafasında başka şeyler var; sonra anladım ki, halkı bana alıştırmak için yapıyor bunu. Demek istiyor ki: Bakın, ben bu adamla konuşuyorum, cura öğreniyorum!' filan gibi... Bunu bir süre sürdürüyorlar...
Ankara’da I. Şube Müdürü o zaman Niyazi Bicioğlu’ydu. Ona gittim, dedim ki:
Efendim, hakkım mı değil mi bilmiyorum, ama Çumra’ya Ruhi'nin yanına gitmek istiyorum. Bir hafta izin verir misiniz? Yani bu benim hakkım mı, değil mi?
Niyazi Bicioğlu düşündü:
Ama, sözünüzde duracak mısınız?
Ne demek? dedim, biz hiçbir zaman kaçmayı amaç edinmemişizdir. Ben söz veriyorum, geleceğim!
O zaman, 'Peki' dedi, bana bir hafta izin verdi. Ben de gittim, Çumra'da otelde kaldım, yani, o otel sahibini, adını anımsayamıyorum, ama unutmadım. O savcının (Muharrem İlleez'in) Ruhi’ye gelip ders aldığını... Ondan sonra savcı, evine bizi çaya çağırdı; gittik. O otel sahibi de bizi bağına karpuz yemeye çağırdı. Çaylar, karpuzlar, çörekler sundu. Ve bu havayı yumuşatmak için, Ruhi'yi orada daha rahat ettirmek için, Çumralılar ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Savcının yaptığı başka bir iş daha var; bir gün:
Ruhi Bey, cezaevindekilere türkü söyler misin? diye sormuş.
Tabii, söylemez olur muyum? karşılığım vermiş Ruhi. Ruhi anlatıyor: Cezaevine gittik, şaşırdım kaldım. Böyle alçak bir duvar; kapısından da girmedik, duvardan atladık! Girdik içeriye, hükümlülere ben türküler söyledim. Savcı: ‘Söyle ne istersen Ruhi Bey' demiş.
Türküler söyleniyor; bu arada Kemal Aygün’ün yazısı gelince, demiş ki Savcı Muharrem İlleez:
Ruhi Bey, benim kaybedecek hiçbir şeyim yok. Yargıç da, olağanüstü bir adamdır. Ama o emekli olup gidecek. O belki bir şey yapamayabilir. Ama, gelecek insan da bunu yapacaktır emin ol. Ne kaybedeceğiz ki biz? Seni Ankara'ya göndereceğiz.
Şimdi, şunu söyleyeceğim: O zamanda hanımların hapishaneye girmesi şimdiki gibi olağan değil. Onun için müthiş dikkatlerini çekti, benim orada gidip bir hafta kalmam. Hiç dışarıya çıkmıyorum, ona müthiş üzülüyorlar. Yani, gezmemizi istiyorlar. Zannediyorlar ki biz, beş yıl ayrı kalmışız. Biz, yaşamımızdan son derece memnunuz. Ama, onlar diyorlar ki: 'Bunlar kapalı yerde böyle kalıyorlar'. Onun için sanıyorum, o çaylar, akşam yemekleri hazırlıyorlar, ağırlıyorlardı.
En son, bir gün Ruhi parkta türküler dinlerken, biri yaklaşıyor: ‘Ruhi Bey, diyor, sizin için bir iş bulduk... İşte, şu fırında ekmek sayacaksınız; size layık bir iş değil, ama yine de elinize beş-on kuruş geçer!' Ruhi: ‘Çok teşekkür ederim, rahatlıkla yaparım. Ama, ben şimdi o işi kabul edersem, beni nakletmezler! Çünkü, ben dilekçemi verdim, burada bana iş yok, diye."’
Ruhi Su günlerini yazarken bir yandan Ruhi Su'nun, bir yandan Sümeyra’nın türkülerini dinledim...
Düzeltmeler: Sıdıka Su ile 22 ağustostan beri çıkan konuşmalarda, kimi yanlış anlamalar olmuş. 3 eylülde çıkan “Ankara Notları"nda, tabutlukta. Ruhi Su’nun tırnaklarının söküldüğü izlenimini verecek bir tümce vardı: doğrusu: Tırnaklar sökülmemiş, falakadan dökülmüş. Bir de, “mahsus mahal" en üst katta. Ruhi Su orada yatarken, Sıdıka Su ile konuşmamış, Sıdıka Su, orada sağınla (doktorla) konuşurken, Ruhi Su O'nu sesinden tanımış; "Mahsus Mahal" türküsünü yazmış. 29 ağustos günlü yazıda da 12 eylül yerine 11 eylül denilmiş: düzeltir, özür dilerim.