Şırnak Gerçeği (5) Kanlı Lokmalar…

Şırnak’tan ayrılırken edindiğim izlenim şu: Şırnak'ta ilk saldıran Kürtler! Bunda kuşku yok. Ancak kimi 15 PKK'lı, kimi 200, kimi 500 PKK'lı diyor; bunun hangisinin doğru olduğunu bilmek olanaksız. Ama diyelim 15 PKK'lı olasılığı daha güçlü. Ancak bugün halkın büyük çoğunluğu PKK eğilimli; bunu belli etmiyor. Sayı ne olursa olsun; Şırnak'ın çoğunluğu saldırıya geçmiş ya da geçmek üzere. Bunun karşısında, Kürtler haksız. Türkler haklı bulabilir, askerler ateş etmek zorunda kalmışlar! Ancak Şırnak'ın binalarının oturulmaz durumda olmasının asıl sorumluları askerler, jandarmalar!.. Yerlerde yüzlerce mermiyi gözlerimizle gördük, on binlerce mermi duvarları delik deşik etmişti, iki mermiyi de Aziz Nesin aldı...
Şırnak'tan döndükten sonra Siirt yöresinden bir subay telefon etti; sesi ağlamaklıydı; şöyle diyordu:
Ben sizleri yıllardır okurum; buradaki gerçekleri yazın; burada yaralı erlerin çoğu, kan kaybından ölüyor. Yaralılar için helikopter kaldırmıyorlar! Buna karşılık Batman'da köpek almak için helikopter kaldırıyorlar! Ben buraya Batı'dan en büyük ilimizden geldim; gelirken beni şehit cenazesine gönderdiler! Bir eğitimden geçmedik; biz burada, piyadeye destek için bulunuyoruz, çadırlarda kalıyoruz. Kışın çadırda kalınır mı? Erler, donarak ölecekler. Dağ başındayız. Kasabaya indiğimizde sivil giyiniyoruz. Karşılaştığımız çocuklar. "Boyayalım mı asker abi", "Çay ister misin asker abi" diyorlar, nereden biliyorlar? Kim PKK’lı kim değil, belli değil! Lütfen bunları yazın, ölenler erler, astsubaylar, asteğmenler!
Oralarda, “Bir erin değeri 300 bin lira" diyorlarmış; şehit cenazesi köyüne 300 bin liraya gidiyormuş da ondan. İnterstar'da yayımlanan PKK'nın abartmalı karakol cinayetlerini izleyenler, acı acı düşünmüşlerdir.
Artık, Türk olsun, Kürt olsun kanlı lokma yedirmeyelim insanlarımıza, çocuklarımıza!
Şırnak'ta karşılaştığımız, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, izlenimlerini anlatırken özetle şöyle diyordu:
Ben gerekçelere bakmadan şunu söyledim orada; kim yaptı, kim etti önemli değil, sonuç var ortada. Harap olmuş bir şehir; bu şehri devlet, felakete uğramış diğer şehirlere göre devlet standardı içinde onarmak zorunda. Çukurca’da o kadar hasar yok ama, onu da ne varsa onaracaktır. Çünkü devlet, memurlarının yaptığı kusurlardan sorumludur. Yahut onu da bıraksanız, devlet felakete uğramış her bölgeye, afet bölgesine yardım ediyor gibi buraya da edecektir. İkincisi orada olağanüstü hal koşulları vardır. Silahlı bir kalkışma da vardır. Devlet bastırırken yasaların ve diğer normların kullanılmasında uluslararası kurallarla kendisine verilmiş hakları kullanacaktır.
Bu yazılar sürerken İlhami Soysal trafik cinayetinde. Musa Anter, kurşun yağmuru altında öldüler. İkisinin de benzer bir yönleri var; yıllarca ikisi de işkencelerde kanlı lokma yediler! Musa Anter’i, yazılarından tanırdım, İlhami Soysal, arkadaşım, yoldaşımdı. 1961'de Milliyet’e girdiğimde Milliyet'in Ankara Bürosu Şefiydi. Biz, İlhami Soysal’a "Şef" derdik; şef aşağı, şef yukarı! Son zamanlarda da İstanbul'u ya da Ören’deki telefonunu arasam, telefona çıkan eşi Bahriye Soysal, hal hatırdan sonra:
Şefi istiyorsun, dur vereyim der. İlhami, o dönem Milliyet’te çalışan bizler için hep "Şef" kaldı!
12 Mart işkencelerinden geçip çıkmıştı. O zaman, "Yeni Ortam"da Ankara Temsilcisiydim; “Ankara Notları" o zaman başladı. Kemal Bisalman'la konuştuk, gazetenin sahibiydi. Uğur Mumcu, Oya Baydar, Ali Sirmen yazıyorlardı. İlhami’nin de yazmasını istiyorduk. İlhami'nin arabasıyla, baş başa iki buçuk saat Ankara'da tur attık. Ben İlhami’nin yazması için yalvarıyordum, İlhami, ı-ıh diyordu; öyle işkence görmüştü ki eline kalem almak istemiyordu. O konuşuyordu:
Ne yazacağım diyordu. Kimi eleştireceğim? Yazı yazmak için önce insanın onuru olması gerekir. Ben, bana yapılanlardan dolayı, insanlığımdan utanıyorum!
Anlatıyordu, kendisine yapılanların bir bölümünü. Yatağında ayakları zincirli yatıyordu. Helaya gitmek istediğinde, ayaklarındaki zinciri çözmeden götürüyorlardı. Tuvaletini yaparken pislikler zincirlere bulaşıyor, o pislikle, getirip yatağına uzatıyorlardı!
Yazamam" diyordu, gördüğüm işkencelerden sonra elime kalem alamam; insanlığımdan utanıyorum!
Şef, sen niye utanıyorsun? Sana bunu yapanlar utansın! Bunlarda senin utanacağın hiçbir şey yok. Ne olur yaz!
Ne yazayım?
Ne istersen yaz! İşkenceler sürüyor, gençler cezaevlerinde, darağaçlarında; gelecek güzel günler için yazmak zorundayız. Bak, hepiniz içerdeydiniz; Doğan, Mümtaz, İlhan, sen; beni tek başıma bıraktınız! Uğur askerden geldi, yazıyor, Oya yazıyor, sen de yaz! Yazmalısın, bu görevin...
İki buçuk saatlik araba turu, yalvarma sonunda; yazması gerektiğine inandırmıştım.
Peki yazacağım!
Yaşa Şef!
O başlarken ben de “Hoş Geldin İlhami Soysal" diye bir yazı yazdım. Milliyet'e nasıl girdiğimi, İlhami Soysal'ın beni nasıl sevdiğini filan anlatıyordum. Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi telefon etti, yazıda adı geçmediği için alınmıştı; takılıyordu:
Ekmekçi, sana gücendim!
Neden Abdi Bey?
İlhami ye "Hoşgeldin” derken bize "boş gittin" demişsin!
Nasıl olur Abdi Bey, ben sizi unutur muyum dediysem de, ı-ıh… Gönlünü zor aldım...