Diyarbakır'a giderken tıraş takımlarımı unuttuğumu sanıyordum, unutmamışım; o iyi! Peki, pijamalar? İşte o yok! Aziz Nesin:
Ne yapacaksın pijamayı? dedi, bu sıcakta pijama mı giyilir? Ben hiç pijama giymem! O da iyi...
Diyarbakır'a inince, yüzünüze bir alevin vuracağını, soluğumuzu keseceğini sanıyordum; korktuğum başıma gelmedi. Ne alevi.. Diyarbakır serin bile geldi! Terliklerimi unutmasaydım ne iyi olurdu? Acaba, apar topar çıkarken başka ne unuttum? Amaan, ne unuttuysam, bir bir çıkacak ortaya, ben de alırım...
Diyarbakır'da Demir Otel’e indik. Daha önce de kalmışım bu otelde. Otelin havuzu da varmış; ben mayo almadıııım!
Otelde, bir soğuk duş yapıp Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan’a gideceğiz; Güneydoğu gezimiz böyle başlayacak. Çağdaş Gazeteciler Derneği adına geliyoruz; Onur Kurulu Başkanımız Aziz Nesin; ÇGD Yönetim Kurulu üyesi, Özgür Gündem Ankara Temsilcisi Veli Özdemir, TGS Ankara Şubesinden Esin Yıldırım; Esin Yıldırım ertesi günü döndü Ankara'ya, biz üç kişi kaldık. Amacımız, Güneydoğu'da öldürülen gazetecilerin öldürülme nedenlerini araştırmak, soruşturmak, Güneydoğu olaylarının içyüzünü, yerinde görüp anlamaya çalışmak. Olaylar öylesine sıcak ki, yakıcılığı sürüyor; her gün yeni canlar gidiyor, yaşamlar sönüyor.
Olaylara, olup bitenlere at gözlüğüyle bakanlar olduğunu biliyorum, bilmez miyim? Kimi, özellikle yazıp çizenler, olaylarda devleti, hükümeti suçluyor; bu suçlamalarda diyelim. PKK’nın Apo'nun adı bile geçmiyor. Hani Nasrettin Hoca'nın evine hırsız girer de komşuları Hoca’yı sıkıştırmaya başlarlar ya;
Hocam, niye kapıyı kilitlemedin? Neden şu şu önlemi almadın? filan, yüklenirler Hoca'ya. Hoca dayanamaz:
Canım, bu hırsızın hiç mi suçu yok? der.
O hesap; kimi yüklenenlerin belki bir hesapları da vardır örneğin, şimdiye değin Türkleri dolandırdığı yetmemiş, bir de Kürtleri dolandırmayı kafaya koymuş olanlar yok mudur? Kimilerinin üçkağıtçılıklarını Türkler yemiyorlar, bir de gariban Kürtleri dolandıralım, diyenler!
Aziz Nesin’le yola çıkmamız büyük şanstı. Açılması güç bütün kapılar önümüzde ardına değin açılıyordu. Diyarbakır’a inince biraz oflayıp puflamadı değil. Sıcağa hiç gelemiyordu. Ben, ara sıra:
Hava oldukça serin! dedikçe:
Aaa, serin, serin; dikkat et üşüteceksin! yanıtını veriyordu.
Aziz Bey de “Dünürün Bağı”nda, yeni aldığı gömleğini unutmuş. Gömleği yeni de almışmış. Benim "Şile gömleği" de gitti gider!
Bölge Valisi Ünal Erkan, bizimle iki buçuk saat konuştu. Daha doğrusu o konuştu, biz dinledik çoğunlukla. Ara sıra sorular sorduk öldürülen gazetecilerle ilgili.
Aziz Nesin, yer yer görüşlerini açıkladı. Bunlar, Bölge Valisi'nin, ortalığı güllük gülistanlık gösteren açıklamalarına tersti. Ama, o da pek sesini çıkarmıyor, dinliyordu. Vali anlatıyordu:
Kürtçe mi? Herkes konuşuyordu; yasaklayan yoktu ki. Kürtçe TV yayını da yapılabilirdi. Ertesi günü, trafik polislerinin, Kürtçe şarkı, türkü kasetlerini bulunca kırdıklarını öğrenecektik. Vali ile konuşma uzun sürünce Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti yöneticileriyle zamanında görüşemedik. Derneğe uğrayıp Başkan Ramazan Pamuk’a kart bıraktım, gecikmeden dolayı özür diledim.
Gece yarısından sonra, hatta daha önce, Diyarbakır’da yaşam bitiyor. Özgür Gündem gazetesinden Semra Kardeşoğlu’nun, kısa bir süre önce, akşam yoldan polislerce alınıp götürüldüğünü, gece 02.30'a dek bekletildiğini kendi ağzından dinledim. Derneğin bahçesinden otele, yürümekten vazgeçip, arabayla gittik!
Ertesi sabah, Diyarbakır-Mardin-Nusaybin-Cizre üzerinden Şırnak'a geçtik, Cizre’ye dönüp Kadoğlu otelinde yattık; ver elini Batman! Gazeteciler nerelerde öldürülmüşlerse, oralara uğradık, yakınlarına başsağlığı diledik, ilginç bir şey; öldürülen gazetecilerden "2000”e Doğrunun muhabiri Halit Güngen'in iki kardeşi. Aziz Nesin'in Çatalca'daki “Nesin Vakfı"nda okuyorlar. Çocukların adları, biri Süleyman, öbürü Mesut. Aziz Nesin, yol boyunca. Güneydoğu'nun gerçeklerini görünce;
Ne iyi etmişiz de o çocukları vakfa almışız, kurtulmuş çocuklar! diye mırıldanıyordu.
Turgut Ozakman’ın bir "Sarıpınar 1914" adlı oyunu vardı. Oyunda Sarıpınar, deprem görmüşten beterdir. Güneydoğu da öyle. Anadolu'nun birçok ilinde, ilçesinde köylerin durumu ayrı mı? Onlar da öyle...
Nusaybin'den başlayarak sıkı bir biçimde, denetlemeye tutulduk. Ceplerimizde basın kartlarımız, kimliklerimiz varken böyle olursa, bir Kürdün başına neler gelir? Bunları yazacağım. Abdullah Öcalan, Kürtlüğünden mi, neyinden yararlanarak Kürt yurttaşlar arasında yandaşlar bulmuş olabilir, doğrudur. Bu, Türkleri, TC'yi düşman gibi görmeye değin götürmüş, bu da doğru. Bu giderek, askeri PKK ile değil yalnızca, Kürt yurttaşlarla da karşı karşıya getirmiş, bu yurdun sahiplerini birbirine düşman etmiş. Bu da doğru. Şırnak'taki olayların gerçeği de bunun altında yatıyor...
15 Eylül 1992, Cumhuriyet