Nâzım Hikmet, uzun hapis yıllarından sonra, Bursa Cezaevi’nden çıkıp, İstanbul'a gelince, eşi Münevver, oğlu Memet'le birlikte, Vâ-Nü'larda (Vala Nurettin) kalırlar. Ressam Balaban anlatmıştı; Nâzim'a "Geçmiş olsun" demeye gelir Balaban, köyden birde horoz getirmektedir. Horozu yolmuş, temizlemiştir. Nâzım ise o sırada mutfakta yemek hazırlamakla uğraşmaktadır. Münevver’e seslenir:
Bak Münevver, Balaban geldi, horozumuz da geldi, yaşadık...
Nâzım’ın hapisten çıktığını öğrenen Şevket Süreyya da eski arkadaşına "Geçmiş olsun "a, İstanbul'a gelmiştir, önce, arkadaşı Vâ-Nû’ya uğrar. Vâ-Nû, gazetecidir, yazardır. Müzehher Vâ-Nû, Salihli'de olayı anlatmıştı. Yeniden arayıp, Nâzım’la Şevket Süreyya'nın son karşılaşmalarını anlatmasını rica ettim:
Şevket'i kırmak istemedik vaktiyle. Ama, size anlattığım sahne aynen vahidir... Bakın, herhalde haziran ayı mıydı neydi. Şevket, Ankara'dan İstanbul'a gelmiş, çok görmek istedi. Vâlâ ya gidiyor. Nâzım’ı görmek istediğini söylüyor; geldi Vâlâ; Nâzım’a anlattı. Nâzım oralı olmadı. Yemekten sonraydı, Vâlâ, tekrar rica etti. Sahne gözümün önünde şu anda. Elleri cebinde, odanın ortasında anlattı bunu. Dedi ki:
Şevket seninle görüşmek istiyor. Hulasası bu. Nâzım oralı olmadı. "Ha ha" dedi, geçti. "Ankara'dan geldi!" filan diye izah etti biraz. Gene oralı olmadı. Yemek yedik, yemekten sonra Vâlâ, Nâzım'la Münevver aşağıya yatmaya gitmeden önce:
Ne olur, yarın bir haber vereceğim Şevket'e, dedi. Ne olur canım, bu kadar sene arkadaşlık ettik, gör! diye onu yatıştırıcı sözler söyledi.
Pekala, madem sen istiyorsun, burda da misafiriz! dedi Nâzım. Kendi evim değil nasıl olsa.. Ertesi akşam, Şevket Süreyya ile beraber geldi. Normal olarak Nâzım, Vâlâ'nın sesini duyunca, hani koridora filan çıkar "Ooooo" filan demek için; kımıldamadı yerinden, odaya . girerken Nâzım kalktı, oda kapısının yanında durdu, önce Şevket girdi, kucaklamak ister gibi yaptı Nâzım'ı. Nâzım, arkaya doğru çekildi. Şevket Süreyya rica etti:
Kulağımda hep şiir okuyan sesin vardı, dedi, bana şiir okur musun lütfen?
Gittik, Nâzım’ın şiirlerini getirdik. Okumaya başladı, şıp diye elektrikler söndü. Nâzım:
Felek istemiyor şiir okumamı! dedi. Onun üzerine:
Kolayı var! dedi Şevket Süreyya, mum görünüyor, mum var odada, mumu yakarız dedi. Mum yandı. Nâzım’ın başucuna kondu, şiiri okumaya devam etti. Böyle bir sahne geçti. Sonra Şevket Süreyya gitti. Nasıl gitti? Vedalaştılar mı, onu da hatırlamıyorum. Bir daha birbirlerini görmediler. Biliyorsunuz Şevket o sırada Ankara’daydı. Onun üzerine, Nâzım biliyorsunuz yurt dışına gitti. Kırgındı Nâzım ona, bunu da saklamazdı. Sebebi de gayet basitti, çünkü. Nâzım hapishaneye girdikten sonra, cezaevindeyken, bence yani, benim tefsirim (yorumum) bu. Vâlâ da böyle düşünürdü bunu- Cezaevine girdikten sonra, Şevket hiç ilgilenmedi. Yani bir "merhaba" demedi. Ne bileyim, bir gönül almadı. Hiç, yokmuş gibi farzetti Nâzım'ı. Niye, neden bilmem...
Müzehher Hanım, Nâzım’ın Atatürk'e bir mektubu var, cezaevindeyken yazılan, ancak bir türlü Atatürk'e verilemeyen, bu mektubu ben de yayımlamıştım; Uğur Mumcu'nun kitabında da var. Bu konuda, bir telkin mi oldu? Yahut..
Hiç bunu bilmiyorum.
Nâzım'ın bu mektubunun girişi şöyle:
"Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına,
Türk ordusunu ‘isyana teşvik' ettiğim iddiasiyle ‘on-beş yıl ağır hapis cezası' giydim. Şimdi de Türk donanmasını ‘isyana teşvik etmekle' töhmetlendiriliyorum.
Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim..."
Mektup daha uzun, Uğur'un "Kırkların Cadı Kazanı" kitabında var. Mektubu, Nâzım’ın dayısı Ali Fuat Cebesoy, sayrı yatağında yatan Atatürk’e ulaştırmaya çalışır, mektup Atatürk'e verilmez bile. Artık çook geçtir.
Sovyet yazarı Aleksandr Fevralski "Nâzım'dan Anılar" kitabında anlatır. Nâzım 5 Eylül 1956’da şunları söyler:
"Ulusal sorunu yeterince değerlendiremedik ve bu yüzden geniş emekçi yığınlarını kazanamadık. Oysa, ulusumuzun geçmişindeki tüm en iyi şeylerin mirasçıları olmak gerekir. Anti-emperyalist savaşımların da öncü burjuva öğelerini desteklemek gerekirdi. Mustafa Kemal üç ya da dört kez yanına davet etti beni, fakat ben şair olduğumu, istiyorsa onun bana gelmesini söyleyerek ya da onu yoldaşlarımın (1921 yılında öldürülen on beş komünistin) katili diye adlandırarak reddettim bu çağrıları. Doğru bir davranış değildi bu."
Şevket Süreyya, arkadaşına, yıllarca bunları anlatmak istemiş, ancak başaramamıştı...
20 Mayıs 1993, Cumhuriyet