1980 öncesi, Cumhuriyet'e başlayalı birkaç yıl olmuş; Meclis'e gidip kulislerde ne olup bittiğini öğrenmek istedim. AP kulisinde, eski Milli Savunma Bakanlarından Ahmet Topaloğlu, birkaç arkadaşıyla söyleşiyor. AP grubunda da Süleyman Bey konuşuyor. Biraz oturduktan sonra Topaloğlu’na:
Süleyman Bey, ne söyledi gibisinden sordum.
Adının Mustafa Cesur olduğunu, sonradan öğrendiğim ufak tefek, tombalak biri:
Sana ne Süleyman Bey’in ne söylediğinden? Hem benim genel başkanımdan nasıl Süleyman Bey diye bahsedebilirsin? Kendine gel! Soyun milletvekilliğine, gel buraya kozumuzu paylaşalım. Öyle gazetecilikler sökmez!
Daha ben ağzımı açmamıştım. Elini beline attı; birkaçı onu tutarken Ahmet Topaloğlu, beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyor:
Kardeşim, sen bu kulislere girme. Adam sinirli, görmüyor musun? Sen bizim kusurumuza bakma diyordu.
Mustafa Cesur'u susturdular. Bir daha AP kulisine uğramadım desem yeri. O “cesur" milletvekili Isparta’dandı. Çok geçmedi, yürek durmasından öldü. Acıdım! Olayı bugüne değin yazmadım...
Cumhuriyet'ten önce Yeniortam'daydım. 1974-75 yılları olmalı. Gerici bir gazetede. Yılmaz Yalçıner imzalı bir yazı çıktı. Yazar, adımı yazmıyordu, ama yazımdan bir parça alıyor, bunu yazandan "Nataşa’nın oğlu" diye söz ediyordu. Aynı yazıda, arkadaşım İlhami Soysal'ı övüyor, "O da solcu ama, milliyetçi" diyordu. Savunman Emin Değer’e açtım konuyu:
Mahkemeye verelim, cezalandırır, tazminat alırız! dedi.
Yok, dedim, mahkemeye gitmem. Benim anamın adı Fatma! Nataşa da bir Rus kadını, O da bir ana. Ona da saygım var...
Dava açmadım. Aradan bir süre geçti, Cumhuriyet'te çalışmaya başlamıştım sanıyorum. Süleyman Bey’le bir geziye katılıyordum. Esenboğa'da, uçağa binmek üzere beklerken gazetecilerden birine, Yılmaz Yalçıner'in orada olup olmadığını sordum. Arkadaşım:
Su karşıda, köşede ayakta duran sakallı yanıtını verdi.
İyi, dedim, geçtim.
Herkes uçağa biniyordu. Ağır ağır yürüyüp, binmeye hazırlanıyorum. En sona mı kalmıştım ne? Arkamda bir ayak sesi: “Haydi, ona da yol vereyim de geçsin " diye düşündüm. Ardıma bakmadan:
Buyurun, dedim, geçin! O:
Rica ederim abi, siz buyurun deyince, yüzüne baktım. O, Yılmaz Yalçıner; sözcüğe bastırarak:
Teşekkür ederim kardeşim deyip yürüdüm. Yüzü kıpkırmızıydı!
Yılmaz, daha sonra İran'a bir uçak kaçırma olayına giriştiği gerekçesiyle tutuklandı, hapis yattı. Üzüldüm, param olsa yollayacaktım! Bu da ilk kez yazdıklarımdan...
Geçen hafta, Ali Kırca'nın "Siyaset Meydanı"nda Aczmendiler filan vardı; bu arada, önlerinde öfkeli biri bağıra bağıra konuşuyordu. Adını duyunca, uzandığım yerden kalkıp baktım. Yılmaz Yalçıner, saçlarının dökülmesi dışında hiç değişmemişti!
***
Yarın İstanbul'da, Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Toplantı Salonu'nda, saat 17.00'de önemli bir toplantı yapılıyor. 4 Aralık 1945 günü, Cağaloğlu'nda -sözde- üniversite gençliğince, Tan Gazetesi ile basımevi yerle bir edilmişti. Günlerdir, buna ilişkin belgeleri, anıları karıştırıyorum. Olaylara karışan, CHP'de milletvekilliği, bakanlık yapmış birinin bana anlattığına göre yürüyüşe geçen, olayları yaratanların sayısı 60 binmiş. Bu yüzkarası olaydan sonra o hâlâ kendini savunuyor, yıkıp dökmeye karışmadığını söylüyordu. Birçok adları biliyorum, ancak anmayacağım. Çünkü bunlar, Türkiye'de hâlâ yaşamakta, benzeri olayları düzenlemekte bir sakınca görmemektedirler.
O zamanın “Kahrolsun komünistler" sloganını bugün, "Kahrolsun bölücüler” almıştır; şiddet aynı şiddet, kafa aynı kafadır! 60 bin kişiden kaçı ülkeyi yönetmiştir?
Yarınki toplantıda, Yıldız Sertel, Ali Sirmen, Orhan Koloğlu, Sami Karaören, İlhan Selçuk konuşacaklar. Toplantıyı Nail Güreli yönetecek. İlhan Selçuk'a "demokrasi ödülü" bu toplantıda verilecek. Okurların, bu toplantıyı kaçırmamalarını dilerim...
4 Aralık 1945 sabahı, geceden hazırlıklarını yapan, çoğu bilinçsiz, ancak kararlı -sözde- üniversite öğrencisi gruplar, üniversite bahçesinde toplanmaya başlarlar. Ellerinde bayraklarla kalabalık, kısa surede büyür, on binleri bulur. Bunlar, Cağaloğlu'ndaki, Serteller'in "Tan" gazetesine giderlerken "Kahrolsun komünizm, kahrolsun Serteller, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti'' diye bağırmaktalar. Bir yandan da gençler, akın akın taşlarla, demirlerle pencereleri, kapıları aşağı indirirler. Tan Basımevi, o zaman Halil Lütfü Dördüncü ile Zekeriya Sertel’in ortak malıdır. Burada o zamanın hemen hemen en büyük rotatifi vardır. Demir parçaları ile rotatife saldırılır, tuzla buz edilir. O zaman üniversitede takma adı "Zaloğlu Rüstem" olan iri kıyım biri, kâğıt bobinlerini Sirkeciye değin yuvarlar.
Basımevinin sahiplerinden Halil Lütfü Dördüncü, “Tan" gazetesinin karşısındaki "Hofer" İlancılık Şirketi’nin penceresinden gazetenin, bu arada sahibi olduğu binanın nasıl yerle bir edildiğini içi sızlayarak seyreder. Tanin gazetesinin Yazıişleri Müdürü Murat Sertoğlu da durumu. Tanin'in başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın’a bildirmektedir. Halil Lütfü dayanamaz; Sertoğlu’na:
Hüseyin Cahit'e söyle, 31 Mart İrticaında kendi başına neler gelmişse, benim başıma da onlar geliyor der.
Murat Sertoğlu, bu sözleri Yalçın’a aktarır. Hüseyin Cahit Yalçın, bir gün önceki 3 Aralık 1945 günlü gazetesinde, "Kalkın ey ehli vatan" başlıklı bir yazı ile gençleri komünizme karşı göreve çağırmıştı...
Sabiha Sertel, "Tan Olayı” ile demokrasi savaşımlarını "Roman Gibi" adlı yapıtında uzun uzun anlatır.
Serteller'in demokrasi savaşımı unutulmamalı, okurlar karşılaştıkları tüm yöneticilere; politikacılara, yaşları yetmişi aşanlara:
1945'in 4 Aralık Salı günü neredeydiniz? Yoksa siz de mi Cağaloğlu'nda, Beyoğlu’nda yıkımlara karıştınız diye sormalıdır. Yüzleri kızarıyorsa, anlarsınız...
Turan Dursun'ları, Uğur Mumcu'ları, Çetin Emeç’leri öldürenler de 4 Aralık yüzkarasının kafasındandır bilesiniz...
3 Aralık 1995, Cumhuriyet