Bizim “Cumartesi arkadaşları" sabahtan Cebeci gömütlüğüne gitmişler, Beybaba'nın (Ceyhun Atuf Kansu). Tahsin Saraç'ın, Halaoğlu'nun (Erdoğan Erman), Necdet Özdemir'in gömütlerine çiçekler serpmişler. Sonra gelip kurulmuşlar masaya. Kalabalıktılar. Ali Fuat Cesur, Hüseyin Bilgin, Şinasi Yavuzer, Hüseyin Şahin, Yüksel Onaran, Haşan Çeliker, Ahmet Abdik, Necati Engez, Orhan Ural, Kazım Paksoy oradaydılar. Kazım Paksoy, masanın bu 27. yılında bulunabilmek için İstanbul'dan gelmişti. Masada, duygulu bir konuşma yaptı, Şinasi’yle Yüksel'in gözleri yaşarmıştı; hepimiz duygulandık. Kaya Türker’le, Turan Türker, telefon edip, 27. yılı kutladılar. Bir başka gün, elim değince bu masaların ayrıntılarını yazmak isterim. Şevket Süreyya'nın, Nadir Nadi’nin. Sabahattin Eyuboğlu'nun masalarını da...
Pazar günü, "Üniversitelerarası Atatürkçü Düşünce Topluluğu"nun düzenlediği toplantıya gittim. Bu topluluğu, Ankara Üniversitesi ile Hacettepe, ODTÜ, Gazi Üniversitesi’nde okuyan gençler oluşturmuşlar. Toplantıyı SBF'den Mehmet Ali Köksel yönetiyordu. Sina Akşin, Şahin Yenişehirlioğlu ile Gürbüz Tüfekçi konuşmacıydılar. Sonradan öğrendim, arkamızdaki sırada Sabiha Gökçen oturuyormuş. Frengiz Somel ile Sacit Somel, onu tanıyıp konuşmuşlar.
İçeri girdiğimde, Sina Akşin konuşuyordu. Şöyle diyordu:
Türkiye'de Atatürk devrimi hedefine, sonuca ulaşmış değildir. Size Fransız tarihinden örnek vereceğim: Fransız İhtilali biliyorsunuz, 1789'da oldu. Ama ihtilanin özrejimi olan cumhuriyet, bir kuruldu bir bozuldu, tekrar kuruldu. Onun için numara veriyorlar. Bizim 'numaracı cumhuriyetçiler' (!) uluorta numara vermek istiyorlar ve bundan, böyle işte Fransa'dan esinlenerek yapmak istiyorlar! Halbuki o, orda bu cumhuriyetlere numara takmak başka. Çünkü araya başka rejimler girmiş, araya tekrar krallık gelmiş, araya imparatorluk girmiş, onun için numara takmak şart.
Fransa gibi gelişmiş bir toplumda, 1789'da ihtilal olduğunda, Fransa’da kapitalizm gelişmiş, bir burjuvazi sınıfı çoktan oluşmuş ve son derece güçlü bir sınıf ağırlığını koymuş, tarih yapan bir sınıf durumuna gelmiş, ama dediğim gibi ihtilalin özrejimi olan cumhuriyet, bir türlü kurulamıyor. Araya başka rejimler giriyor. Bir ileri gidiyor, bir geri gidiyor mehter takımı gibi Fransız tarihi. Ve Fransa'da cumhuriyetin oturması, az çok oturması, 1875'te, yani 3. Cumhuriyette, ama o da değil, 3. Cumhuriyetin içinde cumhuriyet düşmanları ile Fransız İhtilali düşmanları kaynıyor. Ve nitekim bunlar, 1940'ta Almanya, Fransa'yı yendiği zaman, birden bire ortaya çıkıyorlar ve ihtilalin İnsan Hakları Bildirisi'ni yürürlükten kaldırıyorlar. Dolayısıyla Fransız İhtilali’nin hedefine, yani öz rejimi olan cumhuriyeti kurabilmesi için İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesini beklemek gerekiyor. Yani, 1946'da 4. Cumhuriyet’le birlikte, Fransız rejimi, Fransız İhtilali oturmuştur. Herhalde araya bir daha faşist yönetim girmeyecektir tahmin ediyorum.
Ama Fransa gibi gelişmiş bir toplumda bile o kadar dalgalanmalar olurken Atatürk rejiminin hemen hedefine ulaştığını kabul etmek aşırı iyimserliktir.
Görüyoruz ki şimdi, Atatürk rejimi sadece kentlerdeki insanları kazanmış; belli bir devlet yapısı kurmuş, Türkiye'yi belli bir raya oturtmuş, ama çoğu dışarıda kalmış. Kaynayan kazan. Bir tarafta şeriatçılar, bir tarafta Atatürkçüler. Ve bu kaynayan kazandan ne çıkacağını tahmin etmek çok zor. Ancak Atatürkçüler ağırlıklarını koyarlarsa, ancak Atatürkçüler örgütlenirlerse, ancak Atatürkçüler bilinçlenirlerse bu kaynayan kazanın nereye varacağını söyleyebiliriz. Rayında gidecektir o zaman. Ama işte sokaklarda bağırıyoruz:
-Türkiye İran olmayacak diye.
Arkadaşlar, onun hiçbir garantisi yoktur, Türkiye İran olabilir. Hatta benim tahminim, Türkiye, -maazallah diyeyim- Türkiye, böyle bir felakete uğradığı takdirde, burada kurulacak rejim, İran’dakinden çok daha kanlı olacaktır!
Çünkü, sosyal bilimlerde kesin tahmin yapmak çok zor. İran'da böyle bir 'Molla rejimi' kurulacağını kim tahmin edebilmiş? Rusya'da Sovyetler Birliği’nin çökeceğini kim tahmin edebildi? Hitler’in Mussolini’nin geleceğini kim tahmin edebildi? Alman toplumbilimcilerine sorsaydınız, 1932’de Hitler rejimini tanımlayıp;
-Böyle bir rejim gelebilir mi deseydiniz, size bin dereden su getirip, çok esaslı gerekçelere dayanarak 'böyle bir şey olamayacağını' çok güzel anlatırlardı. Ama çıkmıyor işte. Bu toplumbilimde maalesef kesin tahmin yapabilmek çok zor.
-Türkiye İran olmayacak!
Bu güzel bir dilek. Ama bunun gerçekleşmesi size, bize bağlı. Sizin, bizim bu konuda neler yapmaya, hangi fedakarlıklarda bulunmaya nazır olduğumuza bağlı...
Sina Akşin, profesör, uzabilimci yani tarihçi. Konuşması da çok akıcıydı, dinletiyordu. Gerçekçiydi her şeyden önce. Konuşmasını gelecek "Ankara Notları"nda da vereceğim. Toplantının_yapıldığı TÜBİTAK salonu hemen hemen doluydu. Ama bu konuşmayı, konuşmaları, Süleyman Bey'in de Türkiye'yi yönetenlerin de dinlemelerini isterdim. Yazdıklarımı okurlarsa, dinlemiş gibi olurlar! Belki, "Şimdiye değin nerede yanlış yaptık" diye düşünürler. Halkı uyutup, kandırmaktan da artık -belki- vazgeçerler. Süleyman Bey, 1960’ların sonunda, AP grubunda, "Takunyacı" diye Hacı TÖ eleştirildiğinde, onu savunmuş:
- 'Siz bilmezsiniz. Turgut bir dahidir' demişti. "Dahi", yani "öke". Bunu bana, geçenlerde ölen Prof. Aydın Yalçın anlatmıştı. Bunun üzerine ağır biçimde eleştirmiş. “Al, ökeni başına çal" diye yazmış mıydım?
Amacım, kimseyi incitmek değil, ama okurlara gerçekleri olduğu gibi anlatmaya çalışmak. Din sömürüsünü kimlerin yaptığını saptayıp, yüzlerine vurmak. Bu, benim görevim.
Konumuz: Şeriat nasıl önlenebilir? İzlemeyi sürdürür müsünüz?