Salihli Akşamları-4 Nâzım'ın Can Yücel’e Ettiği İyilik!..

"Nâzım Günü”nde, akşam sıra Can Yücel’e gelince, şöyle başladı konuşmasına Can Yücel:
"- Merhaba! Salihli'de Nâzım dolayısıyla buluşmamız, hem Nâzım’ın anısı bakımından hem de Salihli Belediyesi'nin güzel bilinci karşısında, hepinize teşekkürler, merhabalar diyorum.
Balaban, "Şair Baba" diyor, aslında Nâzım, hepimizin, şairlerin babası. Bir tarihte, Sinematek’te bir toplantı yapılmıştı. Samiye Hanım konuşacaktı; kadıncağız, "O kadar çok söyleyecek şey var ki Nâzım hakkında, ne söyleyeyim?” dedi. Ben de dedim ki:
Dünyaya aynı yerden çıktık, deyin! (Kahkahalar, alkışlar)
Gerçekten, Türk şairlerinin nereden çıktığı sorulursa, biz gerçekten Nâzımdan çıktık. Nesrin bittiği yerde nazım ve Nâzım başladı. Evvelsi gün sabah oluyordu, beni uyku tutmadı, oturdum taraçada, bir de bira vardı (gülüşmeler) oturdum, aman bir kuşlar... O bülbüller, üveyikler. Görülmedik bir şakırtı. Birdenbire, tanyeri ağarırken düşündüm, kuşların kubbesi var gibi geldi üstümde. Ama ben, Nâzım’ı her zaman, başımın üstünde bir şiir kubbesi olarak düşünürüm. (Alkışlar) Nâzım’ın bir büyük yanı, iki büyük hareketten korkunç bir bilinç getirmesidir Türkiye'ye. Bu iki hareketin bir tanesi Ekim Devrimi'dir, bir tanesi de İstiklal Harbi’dir. Bu iki ana kaynaktan gelmiştir Nâzım ve bunun bilincini de birlikte getirmiştir.
Ama, bu bilincin ötesinde, bence Nâzım'ın çok daha önemli yanı, bize getirdiği bulunçtur. Nâzım Türk halkının vicdanını, buluncunu temsil etmektedir. Nâzım'ın buluncu aslında, bir memlekette, birlikte yaşamak ve nasıl yaşamak gerektiğini, yurttaşlaşmayı, aynı zamanda dünyadaşlaşmayı, dünya yurttaşı olmayı bize öğretmiştir. Onun içindir ki Nâzım, dünyada aşağı yukarı tanınan tek adamımızdır.
Bunun ötesinde Nâzım için söylenebilecek şey, bu işi yaparken, silahı neydi? Silahı elbette şiirdi. Meydanlarda okunan o gür sesiyle ortaya çıktı. Bu bitti; cezaevlerine daha düşmeden önce, bizim lirik şiirimizi, Simavnalı Şeyh Bedreddin destanıyla, birden epik, destan şiiri haline getirdi. Uzun hapis yıllarında yazdığı destan, bize bir büyük sinema getirmiştir. Ben şairleri, tiyatro eğilimli, sinema eğilimli diye ikiye ayırırım. Ve Nâzım, zannederim sinema kökü olan bizim en büyük şairimizdir. Bir büyük sinemayı gerçekleştirmiştir. Büyük Sovyet sinemasını Türkiye'ye şiirleriyle getirmiştir.
Sonra, göçüp -ben ona kaçma demiyorum-, yukarılara gittikten sonra, birdenbire hapisteyken onun yazılmış ne kadar Türk şiiri varsa, hepsini birleştiren bir bileşime, senteze götürüşü, olmayacak bir mucizedir. O son şiirleri. Türk şiirinin bir muhassalası, bir bileşimidir. O bakımdan da çok önemlidir. Ben elbette Nâzım’ın önünde yetiştim. Nâzım’ın dizi dibinde yetiştik biz hepimiz. Ama, bana Nâzım'ın şahsen büyük bir yardımı oldu. Bir gün Nâzım’ın -ben o zaman BBC’de çalışıyorum- öldüğü haberi geldi! Biz oturduk, efkârlandık, kata çektik; ben gece vardiyasında çalışıyordum, yani bülteni çevireceğiz, sonra da bültenin İngilizcesinden yapılmış Türkçe çeviriyi okuyacaklar. Ama, bizim İngiltere'deki süremiz dolmuştu. Çocuklar doğmuşlardı. Hani, bir iki yıl daha dalga geçersem, oralarda kalabilirdim. Ve büyük bir yanlış olurdu benim için. Nâzım’ın sayesinde, o gece, dalmışım ben, bülteni okumadık. Bülteni okumayınca, beni ertesi günü defettiler! (Gülüşmeler) Türkiye'ye döndüm Ondan dolayı, iyi ki dönmüşüm, sizlerle birlikte olduk. Nâzım’ı andık. Nâzım için söylenebilecek her şeyi söylemek zaten olanaksız. Bu kabarcığı yeter sanırım. Hürmetler ederim efendim!" (Uzun alkışlar)
Nâzım, Bursa cezaevinde yattığı sürece, Bursa’da gezer, tozarmış. Eski DP'li Bakanlardan İzzet Akçal'dan dinlemiştim, İzzet Akçal, Nâzım Hikmet’e de Balaban’a da hoşgörülü davranır, onların cezaevinden çıkıp Bursa’da gezmelerine izin verirmiş. Nâzım’ın cezaevinden kaçmasını isteyenler de varmış; başta TKP’liler Balaban anlatıyor, Salihli’de söyleşiler arasında, şöyle diyor.
"Şair Baba, dedi ki. 'Bak dedi, ben dışarı çıkacağım, dışarıda da rahat vermeyecekler bana' dedi. 'Ben şimdi, görüyorsun dışarı çıkabiliyorum. Bir beni dışarı kaçırmadılar! Fakat, bana on yıl bu işkenceleri, çileleri çektirenlerin, on yıl yatıranların burnundan bir bir getireceğim. Dışarıda öyle şiirler okuyacağım ki, bunları hop oturup hop kaldıracağım!' dedi. Demir kapının önünde dolaşıyoruz, bunları söyledi bana. 'Bak göreceksin, deli edeceğim bunları ben, bu namussuz alçakları' dedi."
Ne zaman söyledi bunları?
1950 yılı başladı, çıkacağız yani artık. On on beş gün sonra af oluyor. Kendisini hapiste yatıranlara büyük öfkesi vardı. ‘Neler edeceğim bunlara, bak!’ dedi."
Balaban, bir anısını daha anlattı; "1942'lerde filandı; Bir gün Moskova radyosunda Nâzım Hikmet'in şiiri okunmuş, haber verdiler koştuk gittik, radyonun başına. Yetişememiştik. Duvara yaslandı kaldı.
Gene biz duyamadık! dedi.
Sonra, ona daha çok yaklaştım, onu dinliyordum. Bana:
Benim konuştuklarımı anlıyor musun? diye sorardı.
Anlıyorum, işte!
Hiç anlıyor gibi bakmıyorsun! derdi."
Söyleşiler, bitmedi daha...