Sağlık Olsun!.

Hüsnü Göksel’in oğlu Aziz Göksel ile eşi Şükran, çocukları Selim ile Suna, bir aylığına New York'tan İstanbul'a dinlenmeye gelmişlerdi. Hüsnü Bey'in Silivri'deki -halasından kalan- evinde kalıyorlardı. Aziz, 1950 doğumluydu, 45 yaşında kocaman adam. (Boyu 1.90 var mı ne?) Bir aylık dinlenceleri, geçen hafta sonunda bitti. Aziz, 14 ağustos pazartesi günü, New York'ta işbaşı yapacaktı. Salı günü de çok önemli bir işi vardı. Anlayacağınız, pazartesi sabahı işinin başında olmak zorundaydı.
Neden bunları anlatıyorum, bir aksilik filan mı vardı? İnşallah yoktu, niye olsun? Kendisinin, eşinin, çocuklarının biletleri tamamdı, “okeyli"ydi. Atatürk Havaalanı'na gidip, işlemleri yaptırıp uçacaklardı.
Aziz ne iş mi yapıyordu? Müzik yapımcısıydı. ABD'de sekiz yıl kadar önce, müziğin "Oscar"ı sayılan “Grammy’ Ödülü'nü almıştı. ‘Grammy’ sözcüğü "gramofon"dan geliyordu. Öyle bir adamın koyduğu bir ödül filan değildi. Ödülü koyan kuruluşun adı “National Academy Recording Arts”  (Ulusal Kayıt Sanatlan Akademisi) adını taşıyordu. Bu kuruluş, müziğin her dalında ödüller vermekteydi. Bu ödülü alan Türkler de vardı, örneğin İlhan Mimaroğlu, Arif Mardin, Ahmet Ertegün’le, Mesuhi Ertegün bunlardandı. “Grammy" ödülü’nden, Türkiye'de pek kimsenin haberi yoktu, benim gibi! Bu konularda en ayrıntılı bilgiyi Ankara Radyosu'ndan Yavuz Aydar'dan aldım. O da ödül alan Türkleri bilmiyordu. Fotoğraf sanatçısı Isa Çelik, elindeki taş plaklarla “NARA"ya başvursa, bir Grammy Ödülü'nü daha Türkiye’ye getirebilirdi. Onda, 31 Mart 1908 olayı ile ilgili taş plak bile var! Taş plak sayısı 6 bini bulmuş; bana “Deniz Kızı Eftalya "nın (Greklerde 7 ayda doğmuş kız çocuklarına Eftalya adı konuyor) taş plağını dinletecek. (İkinci Cumhuriyetçiler çatlasın!)
Neyse, biz Gökseller’in, Atatürk Havaalanı'ndaki serüvenlerine gelelim; THY uçağı saat 10.00’da kalkacaktı, onunla gelmişler, onunla gideceklerdi. Saat 07.00’de alana gidip, sıraya girdiler. Birkaç sıra vardı. Bir ara biri:
Sistem kilitlendi, ama açılacak dedi. Bilgisayarların, sistemin ikisi işliyor, üçü-dördü işlemiyordu. Aziz Göksel, kendi kendine düşünüyordu:
Öbür sisteme geçsem, en arkaya düşeceğim, en iyisi yerimde kalayım!
Karşılıklı, herkes birer ikişer, sıralara gidiyor, geliyor, birbirine “Ne yapalım" diye soruyordu. Bir buçuk saat sonra bir görevli:
Galiba açıldı dedi. O sırada, birine bir bilet verildi! Gözler açılır gibi olmuştu. Biri seslendi:
Uçakta yer kalmadı!
Amanın, ne olacak şimdi? Aynı uçağa, 38 tane fazla bilet mi satmışlardı ne? Gümbürtü orada koptu. O ona, bu buna bağırıyordu. Yolcu adaylarından biri:
Sorumlu kim? Bulun getirin dedi.
Bilmiyoruz, biliyorsan sen git bul!
Günlerden pazar, yetkili yok. sorumlu yok. Kimse yok. Bağırış, çağırış gırla. Aziz Göksel, eve babasına telefon etti:
Baba, başımıza böyle böyle bir iş geldi, uçamıyoruz!
Sağlık olsun oğlum dedi Hüsnü Bey, her işte bir hayır var!
Havaalanında olay büyüdü, bağırış çağırış üzerine uzgöreççiler (televizyoncular) geldi. Bir görevli:
Sizi otele götürüyoruz, Çınar Oteli'ne, dedi. Yann gidersiniz, ama yarın da kesin değildir, yarınki uçak da dolu! Ama, biz sizi sabah 07.30‘da aldıracağız! Bu ne demekti? Uçakta yer yoksa, bunlar nasıl bineceklerdi? (Bu uçaktan da başkalarını mı atacaklardı ne?)
Çınar Oteli nde, yolculan saat 07.30’da aşağı indirdiler.
Biz, sizin hepinizi erkenden alacağız, uçağa da sokacağız. Ancak otelin önüne bir küçük minibüs gelmişti, 10-12 kişi ya alır, ya almaz.
Yolcuların arasında 12 yaşlarında bir çocuk da vardı, Türkçe de bilmiyor, ne yapacağını da bilmiyordu. Onlar, birde 12 yaşındaki Amerikalı çocuk, minibüse bindirildi. Sonunda, uçağa kimse gelmeden bu 38 kişinin erken gelenleri alınıp uçağa bindirildiler...
Çarşamba sabahı erkenden Hüsnü Göksel'i evinden aradım:
Efendim, Hüsnü Göksel'le mi görüşüyorum?
Evet efendim, benim!
Efendim, oğlunuz, eşi ile çocukları sağ salim New York’a vardılar!
Çok teşekkür ederim efendim, kimle görüştüm?
Ekmekçi!
Vallahi azizim, sen bu aklını başka yerde ku İlansan, bir adam olacaksın! (Gülüşmeler)
***
Kültür Bakanlığı'nda, en çok Fikri Sağlar döneminde kitaplık açıldı. Cebeci-Dikimevi yakınındaki Mamak Kitaplığı açılırken Fikri Sağlar, kurdeleyi benim kesmemi istemişti, kestim! (Fikri Sağlar döneminde 450 kitaplık mı açılmıştı?) Kültür Bakanlığı'nın şimdi 1250 kitaplığı var. Ancak bunların birçoğu kapandı kapanacak!
Bakanlığın kitaplık açması yetmiyor, bu kitaplıklara kadroların da verilmesi gerekiyor. Belediyeler, sosyal demokratların elindeyken kolaydı. Belediyeler, kitaplıklara, çalışanlarını gönderiyorlardı. Refah Partili belediyeler işbaşına gelince, kitaplıklardan çok rahatsız oldular: Orada çalışan görevlileri çekip temizlik işlerine filan verdiler. Refahlıların kitabı sevmeyenleri, kütüphaneleri kapattılar. Belki de “Kuran kursuna gitsin isteyen" dediler. ilçelerde, yerel gazeteler kıyameti kopardılar, ama kitabı sevmeyen kitapsızlara karşı ne yapılabilirdi? Ah, sosyal demokratlar, ah! Siz yalnız yaptıklarınızdan değil, yapamadıklarınızdan da sorumlusunuz!
* ★*
Tevfik Fikret'in ölümünün 80. yılıydı. Mustafa Kemal'in etkisinde kaldığı Tevfik Fikret için savunman Faruk Cumbul “Mustafa Kemal Aşiyan’da ''kitabını yayımladı. Okurlara önerin m...