Sabahattin Ali Hasanoğlan'da...

Ozan Mehmet Başaran, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde okurken tanır Sabahattin Ali'yi, şöyle anlatır:

"Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'ne dışarıdan öğretmen gelmiyordu. İstekli değillerdi. Yetişmiş olan üniversite öğretim üyeleri, Ankara’da, İstanbul'da çalışıyor, Ankara'ya 35 km ötedeki yere gelmiyorlardı. Ancak gönüllü olanlar geliyordu. O yüzden Yüksekköy enstitüsü'nün açıldığı üç yılda, bizim müzik kolu konservatuvarda gidip ders görüyordu. Biz, bazı dersleri DTCF'de görüyorduk. Konservatuvarla da böyle gidiş gelişimiz olduğundan, bir gün konservatuvarın başındaki Karl Ebert, Sabahattin Ali ile birlikte Hasanoğlan'ı gezmeye geldi. Karl Ebert, Almanca konuşuyor, Sabahattin Ali de konuşmaları çeviriyordu.

Yönetim binasının büyük salonunda toplandık. Karl Ebert bizimle, tiyatro üzerine, sanat üzerine bir konuşma yaptı, konuşmayı Sabahattin Ali çevirdi. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, ak saçlı, altın çerçeveli gözlüklü bir kişiydi. Peltek konuşmasıyla çok dikkatimizi çekti. Konuşmalar bitince, onun Konya'dan öğrencisi olan öğretmenimiz Hidayet Gültekin, şiirin adını da vererek ‘Rüzgâr' şiirini okumasını istedi. Sabahattin Ali, kapitalizmin çarpıklıklarını, pisliklerini sergileyen 1931 de yazdığı karamsar şiiri okumaya başladı. 'İnsan olmak dokunuyor haysiyetime' dizesine geldi. Orda duraladı:

Evet, dedi, ben karamsardım, böyle demiştim, ama sizin işliklerinizi, dersliklerinizi, çalışmalarınızı, dışardaki etkinliklerinizi gördükten sonra bu dizeyi değiştirme gereksemesini duyuyorum. Enstitüleri, Hasanoğlan'ı gördükten sonra, insan olmak onur veriyor bana, dedi."

(Sabahattin Ali’nin okuduğu, "Rüzgâr' şiirinin bir bölümü şöyleydi:)

Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr/Benim artık yalnız sana itimadım var /Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden/Yabancıyım bu gurultu dünyasına ben. /Etrafımın sözlerine aklım ermedi./Etrafım da bana asla kulak vermedi./ Senelerden beri hâlâ anlaşamadık./Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık./Gözlerimde hakikati sezen bir nurla/Etrafımı süzüyorum biraz gururla. /Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya/En büyük şey, en asil şey küçülür burda./Burda yalan para eden biricik iştir. /Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir. /Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!/Kimi gider vatan için can verir, yalan!/Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;/Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır/Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır./Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,/Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır. /Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda, /En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,/Her dakika insanlardan uzaklaşıyor./Zaman zaman mağlup olsam bile etime./İnsan olmak dokunuyor haysiyetime /Büyük temiz bir arkadaş arıyor ruhum,/İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum'/Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta./En asil seni buldum bu kainatta,/Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır, /Ne de süse, gösterişe baktığın vardır./Deniz gibi muamma yok derinliğinde. /Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde. /Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin./Allah gibi görünmeden hüküm sürersin./Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin. /Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin/Kanatların gökyüzünden akan bir seldir./Bana kudret ve cesaret veren bir eldir. /Beşerlikten uzaktayım senin ülkende. /Senin gibi azamete aşıkım ben de /İşte rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim

Islıklarım senin gibi inlemelidir./Herkes beni ürpererek dinlemelidir./Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim." (Sabahattin Ali, "Bütün Eserleri-3" Bilgi Yayınevi.)

"Şiiri okuduktan sonra öğrenciler dağıldı, serbest kaldık, biz Sabahattin Ali’yle dolaşmaya başladık. Bana dedi ki:

Sen Almanca öğrenmeye çalışıyormuşsun, ‘Tercüme' dergisinde çevirin filan da çıktı, gördüm. Ama, zordur yabancı dil, beraber çalışalım, fırsat buldukça gel bana; benim gözlerim iyi görmez, dedi. Bana biraz Almanca dersi verdi gerçekten... Şunu sordum ona:

Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerinde Doğu klasikleri var. Batı klasikleri var. Latin klasikleri var; bu klasiklerin içerisinde, 'sosyalizm' ve sosyal mücadeleler 'in tarihinden öğrendiğimiz sol kesimin ürünleri pek yok. Acaba onlar da çevrilse nasıl olur?

Yani... dedi,

Marks, Engels dedim. Bir sarardı, dedi ki:

Çok yanlış olur. Şöyle düşünelim: Süt bebek çağında bir bebeği düşünelim, ona pirzola yedirmeye kalksak, sağlıklı bir beslenme olur mu? Bana göre, aynen böyle bir durumla karşılaşırız. Çünkü, Marks'ın. Engels'in sözleri, bir reform, bir rönesans yaşamış, aydınlanma yaşamış Avrupa'nın sonradan söylediği bir sözdür. Onun arkasında o birikim vardır. O birikimi yaşamamış kişilerin, o dünya görüşünü özümlemesi, uygulaması kolay değildir. Çünkü, rejimler araçtır, araçları iyi aydınlanmış insanlar doğru kullanır."

Gerçekten de sonradan, bizimkiler. 1961 Anayasasından sonra o zamana değin pek yoktu, sol yayınlar çevrilmeye başlandı. Ama öyle hızlı bir çeviri furyası başladı ki aynı kitabı iki kişi çevirdi, kimisi yanlış çevirdi, kimisi şöyle çevirdi; bizimkiler başladılar:

Sen şunu yanlış düşünüyorsun, ben bunu doğru düşünüyorum; fraksiyonlar birden çoğalıverdi. İşte, ben o zaman dedim ki: Ne çok haklıymış Sabahattin Ali.

Bizimkiler de pirzolayı yedi!"

**

Kırklareli’nde Sabahattin Ali günlerinde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan ile Mehmet Başaran'a plaketler verildi. Köy-Koop Kırklareli Birliği’nin Başaran'a verdiği özel ödül plaketinde şöyle dendi:

"Köylümüz, yüz akımız MEHMET BAŞARAN, yaşamınızın 70 yılında ülkemiz yazın ve eğitimine, ülkemiz sivil örgütlenmesine onurlu katkılarınız için teşekkür ederiz: ‘Başın öne eğilmesin’."