Riyad Makluf Verilmemeli...

Çarşamba sabahı saat 10.00 da Süleyman Bey’in Başbakanlıkta düzenlediği basın toplantısına gittim. Kafamda, sormak istediğim iki soru da vardı.
Süleyman Bey, iktidar ortağı Hinthorozu Erdal Bey'le birlikte geldi, oturdular. Süleyman Bey, 500 günün hesabını verecekti. Erdal Bey'le birlikte gelip basın toplantısını yapmalarının anlamı açıktı:
Bakın, biz bir elmanın iki yansıyız. 500 güne birlikte geldik. Uyum içindeyiz. Varsa bir diyeceğiniz, karşınızdayız!
Eski gazeteci Tanju Cılızoğlu'yla birlikte, arka sıralardan birinde oturuyorduk. Basın toplantısına gelenlere baktım, hemen her gün gazetelerinde köşe yazısı yazanlardan kimsecikler yoktu. Ayıp olur diye. "Bir ben vardıml" demeyeceğim. Belki göremedim, bir kişi daha vardır. Başka ı-ıh.. Peki, nerede bunlar? Güneri Civaoğlu'lar, Yavuz Donat'lar yok. Tanju söyledi:
Onlar buralara, basın toplantılarına gelmezler, dedi. Onlar geceyarıları Süleyman Bey‘in evine giderler, istediklerini sorar öğrenirler; ondan sonra döktüre döktüre yazarlar! O kapılar kapanmazsa, basın toplantıları böyle genç muhabirlere kalır...
Gerçekten öyle! Sen hiç, ABD Başkanı Bili Clinton'ın evine geceyarısı kahve içmeye giden gazeteci gördün mü?
Görmedim!
Dünün Köşk yazarları, bugün Güniz Sokak yazarları oldular. Yazıyor biri:
Süleyman Bey’i arabasındaki telefonundan aradım, uzun uzun söyleştik!
Süleyman Bey, işleri böyle yürütecekse, niye basın toplantısı yapıyor? Versin araba telefonunu, herkes arasın!
Adım gibi biliyorum; çoğu yazarlar bu hükümetin yıkılmasını istiyorlar. Basın toplantısına ondan mı gelmiyor kimi? Soruları gençlere veriyorlar, kendileri yok. Hükümet adamları bir olayın doğrusunu öğrenmek için aranır. dedikodu için değil. Hala bakanlıklarda sözcülükler kurulamadı, neden? Metin Toker'le Hasan Pulur, aynı konudan yakındılar. Bir yandan Kenan Bey, sonra da Hacı TÖ başlattı bunu, böyle gazeteciliği. Hacı TÖ, gazetecileri papatya falına bakar gibi, ayrım ayrım ayırdı bile.
İğneyi kendimize batırdıktan sonra, basın toplantısına döneyim; Süleyman Bey’in basın toplantısı, Erdal Bey'in sorulara yanıtları başarılıydı. O sorulara yanıt verirken, Süleyman Bey, kendisine yöneltilen soru kağıtlarına bakıyor, giderek suratı karışıyordu.
Şu şu sorular kişisel olduğu için yanıt vermiyorum! diyordu. “Yanıt" değil de. "cevap" diyordu elbette. Biz Oturduğumuz yerden:
Bu, Cavit Çağlar’la ilgili olmalı! diyorduk.
Nazım Hikmet’in yurttaşlığım soracaktım. Kırk yıl önce alınan Bakanlar Kurulu kararının kaldırılması konusunda ne düşünüyordu Başbakan?
İkinci sorum da, Tunuslu devrimci Riyad Makluf’u. Tunus’a verip vermeyeceklerine ilişkin olacaktı. Günlerdir kafamda bu soru yatıyordu. Türkiye bir genci, işlediği siyasal suçtan dolayı, düşmanına teslim edecek miydi? Tunus'ta çoğulcu bir demokrasi yoktu, bir "cunta"' vardı. Cuntanın başında da darbeci Zeynel Abidin Bin Ali. Söylentilere göre, "Riyad'ı bir elime geçirirsem, kanını içeceğim!" diyordu. Zeynel Abidin Bin Ali, Tunus Emniyet Müdürü’yken, Atatürk'e hayran Habip Burgiba’yı darbeyle devirip iktidarı ele aldı. Habip Burgiba için, "sayrıdır" diye bir rapor uydurmakta güçlük çekmemişlerdi...
Tunuslu Riyad Makluf, 11 nisanda Kırklareli cezaevinde, otuz yaşım bitirdi. Şimdi, Türk hükümetinin vereceği kararı bekliyor. Riyad Makluf, Karadenizli Bekir Cengiz'in torunuydu. Bekir Cengiz Osmanlı subayı olarak Tunus'a gitmiş, orada kalmıştı. Riyad, "Cennet bahçeleri" demekmiş. Makluf da, “ölümsüz" anlamına geliyor. Ama, bu gencin günleri sanki sayılı. Suçu, devrimci olmak. Tunus'taki iktidara göre, banka soygununa karışmak. "Banka soygunu"nu, Tunus “adi suç" olarak bildirdi!
Riyad Makluf, orada çok zengin bir ailenin tek oğlu. Banka soygununa karışmışsa, bunu kişisel çıkarı için yapmış olabilir mi? Elbette örgütü için yaptı. O zaman bu, adi bir suç değil, siyasal bir suç. Siyasal olduğu için de. Tunus'a geri verilmemesi gerekir. Riyad Makluf’u Tunus'a göndermek, onu göz göre göre ölüme götürmek demektir; açıkçası bir cinayettir. Bu hükümetin üyeleri bu cinayeti işleyecekler mi, işlemeyecekler mi?
Geçmiş ANAP iktidarları, İran'da Humeyni düzeninin istediği, Humeyni'ye karşı olan insanları İran'a gönderirdi. Bunlar Ağrı'da sınırda, gümrükte teslim edilir, İranlılar teslim aldıklarına ilişkin belge verme yerine, yarım saat içinde, Türk makamlarına kişinin kesik başını getirip, işlemi bitirmiş olurlardı. İran'da vinçlere asılmış ölülerin resimleri gözümün önünden gitmez. İran'dan istenen kaç kişiyi, kişisel çabalarla göndertmemeye uğraşmıştım. Bunlardan birinin tanığı Adnan Kahveci'ydi, öldü. Bu girişimlerimize, İHD Genel Başkanı Akın Birdal da tanıktır. Canlarını kurtarıp gidenler ise, Avrupa'nın bir yerinde şimdi mutlu yaşamaktadırlar. Bir gün. Meclis bahçesinde bir kokteylde, Mesut Yılmaz'a bu olayı anlatmış, yakınmıştım:
Biz de çok gönderdik İran'a! dedi.
Bu cinayetler artık işlenmesin, bu yanlışlar yapılmasın. Bir ulusun onuruyla daha çok oynanmasın artık...
Hacı TÖ öldü. Bir halk sözünü anımsadım:
"Ölüm ölüm, hezen Ölüm / Evden eve gezen ölüm / Her düzeni bozan ölüm..."