İstanbul’a giderken kafama koymuştum, orada Rasin’in sergisini gezecek, kendisiyle konuşacaktım.
İstanbul’da, Armada Otelinde, geçen hafta cuma günü öğleden sonra, “Yazarlar Toplantısı”, cumartesi günü de “Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu” vardı. Aradaki boşluktan yararlanarak sergiyi görebilirdim. Sergi, Gümüşsüyü’nda, Park Oteli’nin bitişiğinde, Hariciye Konağı Sokağı’nda “Opera Sanat Galerisi”ndeydi. Kasım sonuna dek açık kalacaktı. Rasin’le anlaştık, o da bulunacaktı, konuşacaktık. Arkadaşım Ahmet Aşıcı arabasıyla götürdü. Güralp Basım da arkadan geldi Rasin (Arsebük) bir yandan resimlerle ilgili bilgi veriyor, bir yandan da söyleşiyorduk…
Son günlerde, “Ankara Notları”nda, yargının Refah’ın eline düşmesinden sonraki durumu anlatıyor, eleştiriyordum Kendimi resimlere vermeye çalışıyorum. Rasin’in özgün Atatürk tablosu baş köşede.
Rasın, Fransız romancısı Marcel Proust’un (1871-1922) “Zamanın Ardından” adlı romanından bir sahneyi anlatıyor. Bunu Sabahattin Eyuboğlu’lar dilimize çevirmişlerdi.
“Marcel Proust’u çok severdim; görgüsüzler kıskanırlar; kahramanlarından biri, yoksul düşmüş bir konttur, bir bayan ona der ki:
Bizim kapıcıya gereksinimimiz var, sen bize kapıcı olur musun?
Adam karşılık verir:
Hiç tavsiye etmem!
Neden? diye sorar bayan.
Çünkü, size gelecek olan asıl konuklar benim odamda kalırlar, yukarı çıkmazlar şatoya, karşılığını verir! (Kahkahalar)”
Hinthorozu Erdal Bey’e sormuştum “Sanatçılar kıskanç olur mu” diye. Islık çalmamıştı ama, “sorma” gibisinden elini sallamıştı. Rasin:
Bu cumartesi annesi! dedi, analar her zaman gençtir çocuklarına göre. Rasin’in cumartesi anasının gözlerinde nasıl okunuyor hüzün?
Rasin, resim piyasasının pahalılığından yakınıyor, Picasso’yu (1881-1973) anlatıyor “Adam, taa Amerika’dan geliyor, dünyanın parasını veriyor: çizginin Picasso’nun çizgisi olması gerek. O koca adam, koskoca dev dahi bir yerden sonra yoruldu, bıraktı bu işi. Picasso da yinelemeye başladı. “
Rasin “Fiyatlar arttığı için utanıyorum, ama ne yapayım yani...” diyordu.
Bana yaşam öykünüzü anlatır mısınız?
Canım, ben hukuku bitirdim. Babam hukukçu. (Prof. Esat Arsebük), dedem de hukukçuydu, Mecelle yorumcusu Ali Haydar Efendi, onun da babası kadıymış. Ben de hukuka meylettim; hukuku birincilikle bitirdim, sonra doktora için Paris’e gittim. Paris’te ‘Cite Üniversitaire’ (üniversite sitesinde) oturdum. Orada bir çocuk, Albert Bitran, o sonra ünlendi, onun amatör bir sehpası vardı; ‘Ben kendimi resme vereceğim’ dedi. ‘Bunu bana sat’ dedim. ‘Ama biraz boya alalım, evde kalmasın bu’. Böyle, vakit geçirmek için resim yapmaya başladım. Tezimi hazırladım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne asistan oldum. Ernst Eduard Hirsch’in (1902-1985) asistanı oldum. Hukuk felsefesi sosyolojisi asistanı. Baktım olacak gibi değil, iki karpuz bir koltuğa sığmayacak, ‘Sen kendini resme ver’ dedim; önce İstanbul’a geldim. Burada Nuri İyem’ler filan var, baktım pek bir şey yok. ‘Sen Paris’e git!’ dedim. Eşyamı, babamdan kalma kitaplarımı sattım önce, gazete katladım, sonra subayların yanında bir çevirmenlik işi buldum.
İlk ne zaman gittiniz?
Doktora için gidişim 1949-1951.
Kaç doğumlusunuz?
1923, ben senin büyüğünüm!
İkinci gidiş?
1957’de gittim, 1964’te dondum. Bütün müzeleri gezerek kendi kendimi yetiştirdim. Hollanda‘ya çok gittim, Hollanda resmini çok sevdim. Dünya üzerinde aşağı yukarı üç ekol vardır: O, insanlığın serüveni gibidir, İtalyan ekolünde rüya, düş görürsün, Hollanda ekolünde günlük işleri halledersin, yani yaşayan insanlar vardır; İspanyol ekolü ölümdür. Üç ekoldür. Hollanda beni çok çekti Rembrandt (1606-1669) beni bağladı. Bir resmi görmek için Hollanda ya gittiğim olur, bir önceki gidişte resmi çözememişimdir, bu gidişimde çözdüm. Bu nasıl yaptı bu işi? O resmi sana söyleyeyim, hiç unutmam onu. Böyle bir alan, sağda solda evler var, alan yani meydan müthiş aydınlık, evler karanlık içinde. Bu ışığı nasıl vermiş, çıldıracağım. İkinci gidişte çözdüm. Sana çok komik gelecek ama, Kristof Kolomb’un (1451-1506) yumurtası gibi, evleri karanlıkta yapmış, alanı aydınlıkta. Gayet basit bir olay. Resimde iki olay var: Bir söyleyeceğin laf, bir söyleme biçimin. Söyleme biçimin tekniktir, bu teknik kitaptan öğrenilir, gerisi sana kalmış, sende bir şey varsa olur!
* * *
Geçen hafta cumartesi çıkan “Aydınlık” dergisini yeni okudum, çarpıldım! “Türkiye’yi kimler yönetiyor?” diye düşündüm. Hırsızı, yalancıyı, din sömürücüsünü anlamıştım, bunların çete kışkırtıcısı olabileceklerini düşünmemiştim; hâlâ da düşünmek istemiyorum. Demek, Türkiye’ye yapmayacakları yok muymuş? Bunlar mı çıkıyor bir bir ortaya? Neden bir açıklama yapılmıyor? Okuyun Aydınlık dergisini de tüyleriniz diken diken olsun! Bir de basma sıkı denetim getiriyormuş haşmetli Şevketli eski gezici vaiz efendi hazretleri. Yüksek yargı ise uyuyor muymuş ne?
Oyyy, ne zormuş yonca yolması / Bizim ülkede yazar olması!