Yakup Kadri Karaosmanoğlu, emekli Albay Sabahattin Ergi'ye bir gün şöyle demiş:
Türkiye, İnönü ayarında bir sivil aydın yetiştirmedi.
Haldun Derin "Çankaya özel Kalemini Anımsarken" adlı yapıtında, Yakup Kadri’nin bu yargıyı, CHP yayın organı Ulus gazetesinin başyazarlığından yeni ayrıldığı, bu yüzden muhalefet önderi İsmet İnönü ile arasının belki biraz şekerrenk sayılabileceği günlerde söylediğini belirtir. Sabahattin Ergi de, Haldun Derin'in kayınbabası Vecihi Bereketoğlu'nun yakın dostudur, güzel sanatlara düşkün, bir aydın kişidir.
Süleyman Bey için, Yakup Kadri iyi şeyler söylemez, ona “faşist" mi ne derdi? Sonra eklerdi:
Sakın benden yazma ha!
Süleyman Bey'in “Demokratlığım tartışılmaz!" manşetini Cumhuriyette okuyunca, gülüp geçtim. Neyse geçelim bunları...
Kişinin "demokrat" sayılabilmesi için önce, elindeki 27 yıllık iktidarı, “Milli Şef”ken, içinden gelerek, karşısındaki partiye kansız, kavgasız devredebilmelidir Süleyman Bey nerede, böyle bir özveri nerede? Türkiye'de -belki-en yaşlı sosyalistlerden Mehmet Bozışık (94), 1945'teki Tan'ın yıkılışı olaylarında Süleyman Bey'in de bulunduğunu ileri sürüyor. Süleyman Bey'in, o yıllarla ilgili olayı gösteren bir fotoğrafının bir dergide çıktığını anımsıyor! Bir açıklama yapmalı Süleyman Bey...
Bugün konumuz İsmet Paşa! Ona, ‘Milli Şef’liği ilk yakıştırıp yazanın, DP'nin yayın organı Zafer’in başyazarı olacak, Mümtaz Faik Fenik’ten başkası olmadığını bilmiyordum. Adnan Menderes'in İnönü'ye çaktığı ''hulûs"(dostluk)ları da! Bunları, Haldun Derin'in yapıtında okudum.
İsmet Paşa, iktidarı devrettikten sonra, 21 Mayıs 1950'de, eşyaları daha önce, ‘Pembe Köşk’e yollandığından, Köşk'teki hizmetlilere dek, ‘Allahaısmarladık" demek ister. Paşa, herkesle el sıkışır, gözleri dolu dolu. Taraçadan aşağı merdivenleri inerken, arkasına döner, özel Kalem Müdürü Haldun Derin'e:
Senin bir işin yoksa beraber gidelim, der. Haldun Derin, siyah Cadillac otomobile girip yanına oturur. Başyaver:
Paşam, Fikret aşağı köşkte nöbet beklese... deyince. İnönü:
İstemez. 'Yaverlerinden ayrılamıyor' derler sonra...yanıtını verir. (Otomobilde) Veda ederken arkadaşlara bir şeyler söylemek istiyordum, olmadı. Böyle bir neticeye hiçbirinizi inandıramadım. Bunu karıma bile kabul ettiremedim!
Haldun Derin, sözü ‘Şarkta demokrasi olmayacağı' kanısını besleyen İngiliz tarihçisi Toynbee'ye getirerek:
Toynbee artık numarasını verecektir! der. İnönü, gülümser:
Evet, acaba iktidarı bırakabilirler mi, diye tereddüt ediyordu... diye ekler.
Bir anı, Haldun Derin'in kulaklarında çınlar. İsmet Paşa, Senatör Pepper’e, 1945 Ekimi’nde şöyle demişti:
Kendimi, Millet Meclisimizde bir muhalefet partisi başkanı olarak gördüğüm gün, hayatımın vazifesini yerine getirmiş sayacağım...
1950 seçimleri yaklaşmaktadır. İsmet İnönü, gittiği yerlerde yurttaşların birbirlerine düşmanlık beslememelerini öğütler. Bir konuşmasını şöyle bitirir:
Seçimi kaybetsem de, kazansam da ‘Gördünüz mü’ diyeceğim; bir daha benim kadar sabırlısını bulamazsınız. Bu şeref benim. Bir daha elinize fırsat geçmez!..
2 mayısta, seçimden 12 gün önce geziye çıkar, gazetecilerle şakalaşırken, İzmir'de özetle şöyle der:
Dolaştığım bütün yerlerde herkesi sükûn içinde seçim gününü bekliyor gördüm. Bütün dünyada politika at yarışlarına benzer. At meraklısı bir Macar asilzadesi, hayvanının koşusunu sonuna kadar takip etmiş, birinciliği kazandığını görünce heyecanından ölmüş. Bizim geçirdiğimiz seçim yarışında da geçenlerde böyle bir vaka olmuş. At yarışının hususiyeti budur. İnsan bazen kaybeder. Şimdiden, bundan bir hafta sonraki seçimlerin sonucu ne olursa olsun, kadere boyun eğmek lazım gelecektir. Sandık başlarına emniyetle gideceğiz. Her tarafta bu emniyeti müşahade ediyorum. Şansımız olur da kazanırsak, yeni bir hamle yapacağız... İktidarda iken bütün tenkitlerinize tahammül ediyorum. Hele bir karşınıza geçeyim de görün bakayım. Ben bu mevkiye yumuşak koltuktan gelmedim. Hep mücadele ede ede. uğraşa uğraşa geldim. Bu davada tutacağım yol şudur: Hesapsız sabır, hiçbir güçlük karşısında eğilmeyen sebat...
İzmir'de gazetecilerle konuşurken, seçimin yitirilmesi şıkkı üzerinde durur, şöyle der özetle:
Ben şimdi muharebe meydanında bulunan bir kumandan gibiyim. O vazifenin icaplarını yerine getirmek ve bunu vatandaşlarıma anlatmak için canla başla çalışacağım. Bir gün milletim "Artık senin zamanın bitti" dediğinde, ona minnettar olacağım. Ben muharebe meydanında dolaşırken, bir arkadaşımı hasta görürsem, canım sıkılırdı. Çünkü vazifesini yapamıyordu. Böyle halde dahi vazifesini yapmayanları ben affetmem. O gün vazifesini yapmazsa ne zaman yapacak? Bütün ömrümüz muharebeyi kazanmak için vazife başında bulunmakla geçmiştir. Bu sebeple ihtiyarımla (kendi isteğimle) memleketimi türlü ihtimaller karşısında bırakıp gitmem. Çekilirim amma, bu defa karşıya geçer, mücadele eder, uğraşırım...
23 Mayıs 1995, Cumhuriyet