Paşa İnişi...

Genelkurmayın çağrışına uyarak, geçen hafta Güneydoğu’da üç günlük bir geziye katıldım. Cumhuriyef’ten Türey Köse ile ikimizdik. Gezide, otuzu aşkın gazeteci, TRT, özel TV muhabirleri, kameramanları vardı. Milli Gazete’den çağrılı oldukları halde kimse gelmemişti. Geziye çağrılmayan iki gazete vardı; biri Aydınlık, öbürü Özgür Gündem. Gezimiz boyunca, bu konuyu, askerlere, komutanlara anlattım.
Biz okuyoruz, diyorlardı. Okudukları gazetelerin muhabirleri ise gezide yoktu. “Ancak siz bunu Genelkurmay Başkanımızla konuşun en iyisi" diyorlardı.
Geçtiğimiz cuma günü, Türey Köse'nin haberinde, cumartesi günü de benim imzamla çıkan bir haberde konu işlenmekte, Özgür Gündem ile Aydınlık'ın gezilere çağrılmamış olması -üstü kapalı- eleştirilmekteydi. Bir fırsat düştü, Ankara'ya geleceğimiz sırada Diyarbakır'da. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş'le ayaküstü görüştük. Onlar, Orduevi'nin bahçesinde birlikte oturuyorlardı. Başkaları da vardı ama, benim gözüm ikisindeydi. Nevzat Ayaz görünce:
Ooo, Sayın Ekmekçi siz de burada mısınız? diye bir çeşit selam verdi. Ben yanlarına varırken de, "Efendim, bizim Sayın Ekmekçi’yle dostluğumuz çok eskilere dayanır. O, Milliyet'te muhabirdi, ben de İçişleri Bakanlığı’nda Pasaport Şubesi Müdürü'ydüm" Doğan Güreş:
Ben tanıyorum, okuyorum yazılarını! deyince, söyleşi başladı:
Efendim, arkadaşım Uğur sizinle görüştüğü için, ben yaklaşmak istemedim. Uğur Mumcu’nun teyzeoğlu olan Muammer Gökkaya, benim sınıf arkadaşımdı!
- Ya, öyle mi? Demek Muammer abiyle arkadaştınız?
Muammer in kalemi çok iyiydi. Ortaokulda güzel kompozisyon yazardı. Sinema önünde bir çekirdekçiyi anlatışını hiç unutamam. Muammer doktor (sağın) çıktı, arkadaşlarıyla Gölbaşı'nda yüzerlerken boğuldu!
Biliyorum, dedi Doğan Güreş. Uğur Mumcu'nun eşi nasıl?
İyi efendim, nasıl olsun? Siz, bir de Cemal Madanoğlu'nun sağlık durumuyla ilgilenmişsiniz, kendisi anlatmıştı.
Benim çok geç haberim oldu. Cerrahpaşa’dan GATA’ya naklettirdik...
Yemeğe giderlerken, Doğan Güreş’e söyledim:
Buraya otuzu aşkın gazeteci çağrıldı, yalnız iki gazeteden kimse çağrılmadı! dedim.
Hangileri onlar?
Aydınlık’la, Özgür Gündem! Efendim, basın içinde ayrım yapmak çok yanlış. Basın özgürlüğünden doğacak sakıncaları, biz gazeteciler kendimiz çözümleyebiliriz! Bir randevu isteyip, bu konuyu sizinle görüşmek istiyorum.
Olur, görüşelim!
Başkan’la ilk fırsatta görüşmeye çalışacağım.
Genelkurmay’ın çağrısı üzerine katıldığımız bu gezide, köşe yazarı olarak bir Yeni Günaydın’dan Yılmaz Akkılıç vardı. Mangalda kül bırakmayanlar ortalıkta yoklular. Onlar genellikle, kodamanlarla gezmeyi yeğlerler. Her dönemde öyle olmuştur.
Genelkurmay Halkla İlişkilerden Havacı Yarbay Erol Sezer, Denizci Yarbay Süleyman Bozkurt. Ordonat Yarbay Ahmet Çoğun, gazetecilere çok incelik gösterdiler. Her şey tıkır tıkır işledi. Bir aksama olmadı. Geçen perşembe günü, hemen hemen helikopterlerden inmedik desem yeri. Bir helikopterin dört saat havada kalışı 100-400 milyon TL. imiş. Buna da acıdım! Van-Hakkari dışında tüm Güneydoğu'yu dolaştık sayılır. Karakollarda incelemeler yaptık. Komutanlarla, erlerle, korucularla konuştuk. Yoksul bir ulusun paraları, PKK serüveni yüzünden, nerelere akıyor, gördük!
Giderken de, dönerken de C-160 tipi yük uçağındaydık. Uçağa koltuklar yerleştirilmişti. Diyarbakır'a giderken uçağı Havacı Tuğgeneral Süha Tayfun kullandı. Bize:
İniş sırasında yere sert vurursa kusura bakmayın! Kötü inişlere pilotlar "Paşa inişi" derler. "Eyvah "diyordum içimden. Çok rahat yaptı inişi Süha Tayfun.
Hani generalim Paşa inişi olacaktı, rahat indik!
Meğer takılırmış:
Eee, dedi, otuz beş yıllık pilotuz!
Askerleri de eleştiriye alıştırmamız gerekiyor. Cumhuriyetin eski genel yayın yönetmeni Hasan Cemal, 7 ağustos cumartesi günkü Sabah'ta "Ordu Tabu mu?" başlıklı bir yazı yazdı. Madanoğlu'nun yasaklanan anılarından yola çıkan Hasan Cemal, bir yerinde yazısının şöyle diyor:
“Paşa’nın ölümüyle o günler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gitti yine. Askeri yönetimin yayını yasaklamasında tek bir neden rol oynamıştı. Madanoğlu Paşa’nın içinde yaşacağı ocağa nesnel biçimde yaklaşması, eleştirel bir dil kullanabilmesi...
12 Eylül’ü rahatsız etmişti bu tutum.
Doğrusu, bugün de pek değişen bir şey yok. Kol kırılır yen içinde zihniyeti hala sürüyor askerde. Kendilerine dönük en ufak eleştiri rahatsızlık yaratıyor. Biraz sert eleştiriler ise bozgunculuk, yıkıcılık olarak görülüyor.
Asker ocağına demokrasinin gerektirdiği sınırlar çerçevesindeki bir şeffaflık ya da açıklık gelemiyor bir türlü..."