Ölümden Dönenin Anlattıkları: (6) Ölenler mi Şanslı, Kurtulanlar mı?

Kurtulmaktan umudunu kesmiş, ozan Zerrin Taşpnar, Madımak Oteli’nin dar koridorunda "Ardıç Kuşu" şiirini anımsadı mı kimbilir:
"Bir ardıç kuşuyum ben/toprağa düşeceğim bir gün/ içimde çimlenen tohum çatlatıp yüreğimi/ağaca dönsün ve yüzyıl yaşasın diye/Hiç ardıma bakmadan öleceğim.
Yüzünü biriktiriyorum şimdi."
Zerrin Taşpınar'la konuşmama ara verdiğim sıra, Zerrin Taşpınar’ın, Lütfiye Aydın'ın, Metin Altıok'un, Behçet Aysan'ın kitaplarını aldım...
Zerrin Taşpınar, şöyle anlattı kalanını serüvenlerinin:
…Oradan çıktık, ben o an ya da bir iki dakika sonra, pek de bayılmayayım, ayakta kalayım diye düşünüyordum, böyle bir uyku hali, uyuyup yok oluvermek, bırakıp bir kenara oturmak...
Zehirlenme belirtileri mi? Nedir?
Herhalde, böyle bir.. duygularımda, görüşümde, soluk alışım tabii çok zorlaşmıştı, bir yavaşlama, bir durgunluk sezdim. Sanıyorum ama, koridorda yürümeye devam ettim. "Yaşamam lazım, kurtulabilirim! Serinkanlı olmalıyım. Yıkılmamalıyım, düşmemeliyim. Yürümeyi sürdürmeliyim". Belki de çok yürümedim, yani zamanı bilemiyorum, insana çok uzun geliyor o ara. Bir oksijen, bir temiz hava hissettim ki, o girdiğim odada, pencereden atlıyorlardı, o yan binaya geçen yere, iki bina arasında bir bölüm vardı, oraya atlıyorlardı. Atlamışlardı insanlar. Ben o pencerenin yanına geldiğimde, sanıyorum Ali Yüce'nin eşi atlamak üzereydi. Onu çekmeye, oradan atlatmaya çalışıyorlardı. Ben de ona yardım etmeye çalıştığıma eminim. Eşi (Ali Yüce) yardım ediyordu sanıyorum, çok emin değilim. Onlar atladılar. Ben, biraz daha o pencereden dışarıya baktım, çünkü karşı binadakiler, yani "Büyük Birlik Partisi”ndekiler, adayanlara:
Gelmeyin, geri dönün! Gidin, yanın! gibi sözler söylüyorlardı "Bize mi sordunuz buraya gelmek için?" diyorlar, hanımlara ağıza alınmayacak sözlerle hakaret ediyorlardı.
Camın içine çıktım, hava boşluğuna bile insem, -çünkü burası artık durulmaz hale gelmişti- tepesi açıktı, oraya sığınabilir, soluk alabilirdik. Bir arkadaşın yardımıyla atladım onların yanına. O sırada, Büyük Birlik Partisi’nin binasında arkadaşlar mücadele ediyorlardı, girmek için. Birisi gelmiş, onu farketmedim, belki kalabalığın gerisindeydim, orada arkadaşlarımızı almak istemeyen, sopayla dürten "Gidin, geri dönün, yanın! ölün!" diyenlere engel olmuş. O partinin şube başkanıymış. Arkadaşlar girmek için çabalıyordu, geri dönüşümüz yoktu artık. Oraya gireceğiz, dövüşe dövüşe, kavga ede ede; geriye otele dönmemiz mümkün değildi. Oraya girdik. Ama bu süre içinde üst kattan. Demet Işık seslendi üst kat penceresinden:
Ben buradayım, nasıl gelebilirim?
Ali Balkız, bir kalas uzattı yukarıya, ikinci kat penceresine uzattı, Demet Hanım kayarak indi, arkadaşlar yardım ettiler. Hep birlikte, pencereden Büyük Birlik Partisi’ne girdik. Onun da hava boşluğuna bakan bir mutfak, bir de oda gibi bir yer penceresi vardı. Oraya girdikten sonra, biz kadınları ön tarafa bakan salonda topladılar; dediler ki:
Bu partiye kadın girmez, sizi görürlerse buraya sığındığınızı anlarlar! Seslerini duyuyoruz bağıran güruhun, oradan da geçiyorlar. "Mutafağa gidin, görmesinler". Biz hanımlar mutfağa gittik. Çünkü o mutfak, otele bakan hava boşluğu tarafındaydı. Orada oturuyorduk. Bir bey geldi, böyle tuhaf bir eda ile:
İçinizde yazar, şair var mı? diye sordu. Ben hiç ses çıkarmadım ama, Demet Hanım (Işık) hemen atıldı:
Hayır, bizler kendi halimizde ev kadınlarıyız! anlamında bir karşılık verdi. Bey uzaklaşıp gitti. Biz sonra, salonda kalan erkeklerle konuştuğumuz zaman, orada bir arkadaşımıza:
İçinizde Aziz Nesin takımından yazar var mı? gibi bir soru yöneltilmiş.
Şu kanıya vardık: Eğer "yazarız", "şairiz" diyen olsaydı, bunları çekip o güruha teslim edebilirlerdi, diye düşünüyoruz...
Daha sonra bizi bir otobüs aldı, kapıya yanaştı: büyük bir sessizlik içinde Emniyet'e götürdü. Oraya gidince baktık, kurtulanlar, kurtulamayanlar: artık çok umutsuz bir durumdu tabii, galiba kendinizi güvenliğe, emniyete alınca acılar baskın geliyor, duygular daha baskın. Haliyle duvarın dibine oturup, olmayan arkadaşlarımız için ağladık. Sordum Ali Balkız'a:
Ali, biz şanslı mıyız kurtulduk! dedim.
Hayır, diye karşılık verdi Ali Balkız, şanssız olan biziz!
Sanıyorum, bir bakış açısından doğru. Hâlâ öyle hissediyorum kendimi. Hemen orada liste yaptık, var olanlar, olmayanlar. Elimizde birkaç jeton vardı, örneğin ben çocuklarıma telefon ettim. Birçok arkadaşın sağ olduğunu, onlar kanalıyla Ankara'ya duyurdum. Bu bize, Ankara ile bir pencere oldu. Amacım, televizyon haberleri vermeden önce “Biz sağız, iyiyiz!" demekti. Diğer arkadaşlarımızdan birçoğunun kurtulduğunu umut ediyorduk, ama ölü, yaralı listeleri oraya geldikçe çok perişan oluyorduk. Ağlayanlar.. Anlatamam oradaki perişanlığı. Bütün gece orada oturduk.. Ankara 'ya dönüşte toplantı yaptık, orada bantları dinledik; kalabalığın askere, “En büyük asker bizim asker" diye tezahürat yaptığını izledik.
Zerrin Taşpınar, Sivas olaylarının etkisindeydi.
Kırk yıllık arkadaşlarımı aramıyorum, Sivas'ta birlikte olduğum arkadaşlarımı arıyorum! diyordu.