Eğitim emekçisi emekli Öğretmen Dr. Niyazi Altunya’dan mektup aldım; şöyle diyor:
Sevgili Ekmekçi,
26 Kasım 1996 tarihli yazında, Eğitim-Sen’li öğretmenlerin 23 kasım günü, Ankara’da yaptıkları eyleme değinerek ‘Toplantıda, Niyazı Altunya’nın sesini duymak isterdim, duyamadım’ diyorsun. Beni andığın için teşekkür ederim, ama eylem sendikanındı, benim konuşmam uygun düşmezdi. Yine de uyarın beni duygulandırdı. Ve ‘O gün konuşsam neler söylerdim’ diye düşünmekten de kendimi alamadım. Son günlerde yaşadığımız olaylar, insanın dilini yutturacak cinsten. Onun için önce söyleyecek söz bulamadım, birkaç gün geçince biraz toparlandım.
Sevgili Ekmekçi,
Bugünlerde konuşması gerekenler susarken, sesini kesmesi gerekenler tam aksine çok konuşuyor. Hele 24 Kasım ‘Öğretmenler Günü’nde ne inciler döktürüyor!..
Bu yıl ‘Öğretmenler Günü’nün bir özelliği var, öğretmenlerin ve eğitimin sorununu çözecek yetkiye sahip olanlar eski öğretmenler: Prof. Necmettin Erbakan Başbakan; Prof. Tansu Çiller Başbakan Yardımcısı ve hükümetin anahtarını elinde taşıyor. Prof. Mehmet Sağlam Milli Eğitim Bakanı. Ne var ki bu eski öğretmen yöneticiler çok önemli işlerle meşguller ve öğretmenlere bakacak halde değiller.
Ne yazık ki bu dönem öğretmenler açısından karanlık bir dönem olarak geçiyor. Üç rakamlı enflasyon karşısında ücretlerin yetersizliği bir yana, onu unutturacak derecede kötü olaylar oluyor: Önceki yıllarda olduğu gibi öğretmenler karanlık güçlerce katlediliyor. Sendikalı öğretmenler, kışta kıyamette çocuklarından, eşlerinden koparılıp sürgün ediliyor. Din istismarcıları İstanbul’un göbeğinde felsefe öğretmenini linç etmeye kalkışıyor. Orduda bir stajyer öğretmen, bir gazeteyi ziyaret ettiği, partili eski arkadaşlarıyla görüştüğü için meslekten atılıyor. Hüseyin Öğretmen’in çocuğu soğuktan ve kötü beslenmeden dolayı ‘Öğretmenler Günü’nde ölüyor ve ölüsü hastanede rehin kalıyor. Seksenlik emekli öğretmenin başkentin Milli Eğitim Müdürlüğü’nde kulağı koparılıyor. Sendikalı yüzlerce öğretmen, meslekten atılacakları günü bekliyor. On altı öğretmenevi satılığa çıkarılıyor. Bu yüzden milli burjuva Sakıp Sabancı, dinci burjuvaziye yenik düşüyor...
İşin ilginç yanı, eski meslektaş yöneticilerin, olanlar karşısında sesleri çıkmıyor. Çünkü daha önemli işleri var.
Sevgili Ekmekçi,
Bu mektubu yazmamın bir nedeni daha var: Eski meslektaşım Tansu Çiller, incilerinden birisini daha döktürdü: ‘Bu devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. Onlar şereflidirler’ (Dil bozukluğunu bir ilkokul öğrencisi düzeltebilir).
Hiç kuşkusuz bu sözler, ülkücü mafya Çatlı, Ağca ve ülküdaşları için söylendi. Bu sözler, küllenmeye başlayan acılarımı yeniden depreştirdi. İster istemez gerilere gittim.
Bundan tam 13 yıl önce bugünlerde, yani yedi çocuğun Çatlı’nın komuta alanı içinde, Ankara Bahçelievlerde kıtır kıtır doğrandığı günlerde, ben de Gazi Eğitim Enstitüsü’nde kurşunlandım. Burası da hedef bölge idi. Olay, ‘faili meçhul’ kaldı. Niçin böyle kaldığını şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Bana pek çok isim ihbar edildi. Bunları ilgililere götürmedim. Yapılacak bir yanlışlık, ömür boyu vicdan azabı çekmeme neden olabilirdi. Hem sorumlular istese suçluyu bulamazlar mıydı? Şu anda ben, kasığımda saplı duran kurşunun sızısına karşın, ruhen sağlıklıyım ve dimdik ayaktayım. Eğer, bilerek ve isteyerek beni kurşunlayanlarda zerre kadar insanlık varsa, onlar, alınlarında leke ile dolaşıyorlar. Hâlâ bunu, Çiller’in anlayışıyla ‘Devlet için yaptım’ diyorlarsa, kendilerinden rahatsızlık beklemek gereksizdir. Zaten o, beni öldürmediğine pişmandır.
Sevgili Ekmekçi,
Acaba meslektaşım Tansu Çiller’e göre ben mi şerefliyim, beni kurşunlayan mı? Çünkü, bence ben ‘devlet için’ nöbet tutarken vuruldum. Çiller’e göre ise, beni kurşunlayanlar bunu ‘devlet için’ yaptılar. Ne dersiniz?
Neyse, on sekiz yıldır fazladan yaşıyorum. Bu süre içinde 12 Eylül karanlığını yaşadım. Arkadaşlarımla ‘abece’ dergisini çıkararak, Eğit-Der ve Eğitim-iş ‘i kurarak akıl ve bilinç yoluyla bir insan hakkının nasıl yaratıldığını, barışın nasıl gerçekleşebileceğini kanıtlamaya katkıda bulundum. Hiçbir zaman yaşama sevincimi yitirmedim, tam aksine arttırdım...”
***
Sevgili okurlar, Niyazi Altunya’nın yazdıkları daha bitmedi, salı günü de sürecek. O bölümü de ilginç bulacağınızı sanıyorum.
Benim diyeceğim başka bir şey var: Dünkü Cumhuriyette, Hüsnü A. Göksel’in yazısını kaçırdıysanız okuyun. O, arada bir yazar, ama pir yazar. Hüsnü Bey’in yazısının başlığı “Umut”. Hüsnü Bey, boşuna umutlanıyor ya, neyse...
Bugünkü “Cumhuriyet Dergi”de, Berat Günçıkan “faili meçhul” cinayetlerde ölenlerin yakınlarıyla konuştu; faşistlerin öldürdüklerinden biri de Necdet Buluttu. Necdet’in bugün yıldönümü!