Alman dilbilimcisi Johannes Meyer'i dinlerken, içimden, "Bu ne biçim Alman?” diye geçiriyordum. Günde 20 saat çalışıyor, ancak dört saat uyuyabiliyordu anlattığına göre. Türk işçi-köylü çocuklarını, Almanya'da üniversiteye taşıma yöntemini bulan adam Dr. Meyer, konuşmamızda beni çok etkiledi. Sormuştum:
Zevkleriniz ne var örneğin, hobileriniz hani, boş vakitlerinizde?
Boş vakit yok ya, hobim bu gibi şeyleri yapmak; insanları kaynaştırmak, onlara dil öğretmek. Başka hobilerim de olabilir, ama onlara ulaşamıyorum, yetişemiyorum...
örneğin, briç oynar mısınız? Ben severim de!
Zaman meselesi, benim kızım (adı Dilan) hangi oyunları oynarsa birlikte oynarım, zevk verir bana. Çünkü onun gelişmesi için önemli. Kızıma kitap okumaya zaman buluyorum. Ben ona okuyorum. O da şimdi kitap yazmaya başladı, çocuk romanı. Kırk sayfa oldu, o da bana okuyor ve daktilosunu bana yaptırıyor. Daktilo kursuna vereceğiz kızı, kendi yazsın diye...
15 Kasım Pazar günü çıkan "Pazar Konuğu" Dr. Johannes Meyer, yaptıklarını sıradan bir şeymiş gibi anlatıyordu, örneğin, birlikte yaşadığı arkadaşı, "eşi" Rosi’nin bir projesi vardı. Alman sağınlara, bacılara Türkçe öğretme projesi; ama, kendi dallarında, kullanma zorunda oldukları Türkçe'yi.
Bunun ne denli önemli olduğunu yaşamayan bilmez olayı. Almanya’da okuma-yazması bile olmayan bir Türk kadını sayrıevine gittiğinde, sağına (doktora) derdini nasıl anlatır? Ben Anadolu’dan, köylerimizden bilirim; kimi kadınlar, anama gelirler, yakınırlardı:
Hay abam (ablam) şuramda bir kuş var, pır pır edip duruyor, ha uçtu ha uçacak!
Şimdi bir Alman sağına, derdinizi böyle anlatsanız ne düşünür?
Bir başkası şöyle diyebilir:
Şuramda bir sancı var, bir türlü geçmiyor; bir de yılan var, aha şuracıkta, dolanıp duruyor!
Alman sağın, anlamadığı bu sayrılığı, yılanı neyi ruhbilimcinin çözebileceğini düşünür!
Dr. Meyer'e sordum:
Rosi'nin ne kadar öğrencisi var?
Sayıca söylemek biraz zor, çünkü hem sürekli, devam eden kurslarımız var, ama daha da fazla öğrenci getiren haftalık kurslar var. Alman doktorlarla, sağlıkçılara sabahtan akşama dek Türkçe kursu yapılıyor.
Sağlık personeline değil mi? Ben doktorlara "sağın" diyorum!
Evet, doktor, hemşire...
Hemşireye de bacı!
Evet, ondan sonra psikologlar geliyor bazen; çünkü onların da başı dertte, dil bilmezse psikolog, hastasıyla bir ortam kuramıyor.
Zaten karışık bir meslek!
Evet evet! Ama şimdi hepsi geliyor; toplu toplu yüzlerce öğrenci, ama bazen geliyor, bazen gelmeyebiliyor...
Dr. Johannes Meyer’in çalıştığı Essen Üniversitesi’nde, “destekleme kursları”na katılan öğrencileri de görmek istedim, öğrenciler aslında beni beklemişler, ancak Dr. Meyer'le konuşmamız uzun sürünce gitmişler. Öğretmenlerden biri şöyle dedi'
Şurada bir sınıfta üç kız çocuğu çalışıyor. İsterseniz onları görebilirsiniz! Dersleri olmadığı halde gelmişler...
Gidip baktık; üç kız, yedi-sekiz yaşlarında; biri Sri Lankalı, biri İranlı, biri Türk. Matematik çalışıyorlar. Tahtadaki probleme göre 1000'den 999'u çıkarmaları gerekiyor. Daha çözümünü yapmamışlar. Sri Lankalı, İranlı, Türk çocuklarının kendi aralarında anlaşabildikleri dil Almanca oluyor.
Dr. Meyer'in, pazar günü de açıklandığı gibi başlıca dertlerinden biri. Almanların Türkçe öğrenmemeleri. “Türk gençleri normal Almanca konuşuyorlar, hiç güçlük çekmiyorlar dil bakımından; ama Türkçe bilen Almanlara gereksinimleri var, ruhsal olarak. Ben bunu çok önemli buluyorum" diyor.
Almanya da yaşayan Türk, Kürt çeşitli uluslardan, halklardan, işçi köylü çocuklarından, üniversitede okuyanların birçoğu Dr. Meyer'in "Pazar Konuğu”nda özünü anlattığım eğitiminden geçmiş. Onu dinlerken kendimi. 1940'lı yıllarda, bir Köy Enstitüsü'nde sandım.
Dr. Meyer, kurslarını sürdürebilmek için parasal güçlük çekiyordu. İş ve İşçi Bulma Kurumu, öğretmenleri iki yıllık sözleşmelerle atıyor, ücretini ödüyordu. Paranın küçük bir bölümünü de. çalıştıran kurum, yani Essen üniversitesi veriyordu. Dr Meyer, şöyle diyordu;
Biz (öğretmenler için) iki yıllık sözleşmelerle koruyabildik o düzeyi Maalesef çok zor. Dilekçe vereceksin, dilekçelerin yarısı reddediliyor Çünkü İş ve İşçi Bulma Kurumu, aynı insanı böyle bir sözleşmeyle iki-üç kez çalıştırmak istemiyor. Biz bu yönden çok dar boğaza girdik şimdi. Tartışıyoruz, konuşuyoruz, yollar arıyoruz. Kolay değil, örgütçü de olmak gerekiyor. Düşen adam gidiyor, yerine yenisini alabilecek misin? Yeteneklisini bulabilecek misin? Yani, bir yolunu buluruz. Şimdiye dek hep bir yolunu bulduk.
Karamsar değilsiniz, öyle mi?
Karamsarım ama, bir yolunu buluruz!
17 Kasım 1992, Cumhuriyet