Babanızın ekonomik durumu kötü değildi, değil mi diye sordum Fatoş Güney’e.
Tabii, benim babam Türkiye'nin ilk sanayicilerinden; Cumhuriyet dönemi sonrası... Fabrika vardı, nişasta, glikoz, dekstrin fabrikaları vardı. Hepsi mısırdan bunların. Dedeler, Türkiye'nin ilk sanayicileri, sonra babamlar devralıyorlar, yürütüyorlar. Fakat babamın ölümünden sonra şirket dağıldı, bitti.
Siz bir sıkıntı çekmediniz, size yardımı oldu değil mi?
Oldu tabii, olmaz olur mu? Ben varlıklı aileden gelmemiş olsaydım, büyük bir sıkıntıya düşerdik. Sefalet edebiyatı yapmak istemedim hiçbir zaman ama, Cannes'da “Altın Palmiye "yi aldığımız zaman evimize dönerken, cebimizde taksi parası yoktu, çevirmenimizden borç almıştık! Yani çok zor durumlar geçirdik. Yılmaz cezaevindeyken ben, küçük Yılmaz’ın kumbarasını açıp, onunla bakkala gittiğimi anımsıyorum. Ondan sonra, sürgüne çıktığımız zaman, 1981 yılının kışı, öylesine kar yağmıştı ki, bulunduğumuz yerde, ayağımızda incecik ayakkabılar; çocuklarla benim, hepimizin, Yılmaz’ın da olmak üzere. Yine Yılmaz, bize, bana, çocuklara altı kalın kauçuk, kışlık ayakkabı aldı, kendisi incecik kösele ayakkabıyla idare etti durumu. Yani, böyle sıkıntılar da yaşandı ama, her zaman “kan kustuk, kızılcık şerbeti içtik!" dedik.
Yılmaz Güney Vakfı da yoktan var edildi.
Vakıf ne zaman kuruldu?
Vakıf, 1991 yılında kuruldu. Kuruluşu için Almanya'da dört kentte gece düzenledim. O gecelerden sağlanan gelirle vakıf oluşturuldu. Artı, kendi şahsıma ait paradan bir miktar koydum. Vakıf hâlâ çok zor koşullarda ayakta durmaya çalışıyor Amacım şu: Türkiye ekin (kültür) ve sanat alanında bir küçük mevzidir Yılmaz Güney; Yılmaz Güney kurumlaştırılmalıydı. Benim kafamda bu vardı. Çünkü çok yönlü bir sanatçıydı. Siyasal görüşleri, bir dünya görüşü vardı. O dünya görüşünün üzerine yapıtlarını temellendirirdi. Bunlar içinde hümanistçe iletiler (mesajlar) taşıyan yapıtlardı. Filmleri, evrensel iletiler içerdiği için de Yılmaz Güney evrenselleşti. Bugün Türkiye'deki sanatçılardan çok az, birkaç tane sayabiliriz: İşte biri Nâzım Hikmet, biri Aziz Nesin, biri Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, belki bir-iki kişi daha...
Kaç yaşında öldü Yılmaz Güney?-
47, tam da en verimli çağında tabii.
Nasıl tanıştınız? Ben onu da merak ederim...
Muş 'ta askerliğini yaptığı sırada izinli gelmişti ve bir film çekiyordu. Birkaç arkadaşım aracılığı ile film çekimini izlemek için sete gittik. Film nasıl çekiliyor diye İstanbul’da Arnavutköy'de eski bir köşk vardı, orada çekiliyordu. O. vurdulu kırdılı filmlerden bir tanesiydi o zaman.
Sete gittiniz, sonra?
Sete gittik, orada işte karşılaştık. Tabii, birkaç arkadaş birlikte gitmiştik tesadüfen yani. Tanıştık. Sonra, benimle görüşmek istediği haberini filan iletti. Arkadaşlar aracılığı ile, ben de çok şaşırdım. "Ne görüşebilirim?" filan diye. Ben o zaman 17 yaşındaydım.
47'ye 17 yani?..
47 değildi, dur! N'apıyorsun? (Gülüşmeler) O zaman 30 yaşında filan. (Kahkahalar) Ondan sonra yani, işte öyle...
30 yaş güzel (normal)
Evet, çok fazla değildi O, “Yeşilçam" batağının dışında bir şey kurmak istiyordu. Bir aile, bir yuva kurmak istiyordu.
Sizin yaşantınız nasıldı, arkadaşlarınız?
Ben bir burjuva ailenin kızı olarak dünyadan habersiz, bir bülbül kuşu olarak yaşıyordum! Yılmaz'la birlikte, benim dünyama bir pencere açıldı. Ve yepyeni bir dünya keşfettim, özellikle “Umut" filmini çekmek için Çukurova 'ya gittiğimizde, evliliğimizden birkaç ay sonraydı, ki "Umut” filmi de babasının öyküsüdür, babasının evinde çekti filmi, bir köy evinde. Babası köyde kalıyordu o zaman... “Arabacı Cabbar'ın, Faytoncu Cabbar'ın öyküsü."
Gittik. Ben, ilk o zaman kırsal kesimi, Çukurova'yı gördüm, çarpıldım. Altüst oldum. Bilincim altüst oldu! Çukurova'yı, ırgattan, pamuk tarlalarını, o köy yaşantısını gördüğüm zaman ani bir şok yaşadım yani.
Siz kolejli kızdınız!
Evet, Moda da yaşayan bir kızdım. İtalyan Rahibeler Okulu’nda okuyordum. Katolik bir eğitim üstüne üstlük. Babamlar öyle sosyetik yaşayan insanlar değillerdi, feodal, “konservatif" filan. Arnavut çünkü babam. Ben, Moda Caddesi’nden ötesini gerçekten bilmiyordum. Okulum ve Moda, Moda Deniz Kulübü, bütün yaşantımız orada geçerdi. Böyle bir vesileyle benim gözlerim açıldı; yani "Ben o zamana dek kör yaşamışım!" diye düşündüm. Kör olan gözlerim dünyaya açıldı ve ondan sonra ben görmeye başladım.
Bir şey var, aile karşı çıktı evliliğinize!
Aile önce karşı çıktı; Yılmaz Güney’in biraz şeyli bir yaşantısı vardı. Evlendikten çok kısa bir süre sonra, Yılmaz’ı tanıdılar.
Kaç yılında evlenmiştiniz?
27Haziran 197O'te. Çok kısa bir süre önce, Yılmaz’ı tanıyınca bütün düşünceleri değişti. Çünkü Yılmaz süper bir insandı. Ve onu gördüler. Bana karşı olan tavrını, ilişkisini, her şeyini. Ta ki, 12 Martlarda tutuklanana değin. Ondan sonra da bizim ilişkimiz Yılmaz’la hep iyi gitti. Yılmaz! sade bir eş değil, bir yoldaş olarak aynı zamanda algıladığım için... Sonsuz bir güven vardı, onun da bana, benim de ona karşı. Çok güzel bir saygı vardı, hani çak güzel şeyler vardı o birliktelikte...
(Fatoş'un, Yılmaz Güney Vakfı'nın telefonu: 0 212/252 25 44, faks: 245 13 04: Fatoş Güney’in asıl adı: Jale Fatma Pütün.)