Müslüm Gündüz’ün Demirel’e Mektubu!

Aczmendi Tarikatı Şeyhi Müslüm Gündüz, Sıvas olaylarından kısa bir süre önce, 20 Nisan 1993 Salı günü, o zaman başbakan olan Süleyman Demirel’e bir mektup gönderir. Mektupta şöyle der:

“Başbakanlık Yüksek Katına/Ankara

1920 tarihinden başlayarak bir-iki seneye kadar pasif ve ondan sonra da aleni bir şekilde şeriat-ı Muhammediyeye devlet ağzıyla yapılan küfür ve hakaretler artık sabrımızı taşırmak noktasına gelmiştir. Bu hal dünyanın hiçbir devletinde ve tarihin hiçbir devrinde görülmüş şey değildir. Görülmüş müdür ki, bir millet bütün bir dünya tarafından işgal edilsin, esarete alınmak istensin, zincire vurulsun, fakat o millet örfünü, ananesini, dinini, namusunu ve vatanını bir şahlanışla kurtarsın, idaresini kendisinden zannettiği insanlara versin de, bu sefer o idareciler, hiçbir düşmanın yapamayacağı her türlü hakareti kendi mazlum milletine çevirsin?

Evet, devletin küfrettiği şeriat kanunları; Müslümanın, namazı demektir, şeriat hac demektir, şeriat zekat demektir, şeriat oruç demektir. Şeriat Beytullah, peygamber ve Allah demektir. Şeriat Kur’an-ı izimüşşan demektir. İşte devlet, şeriata küfretmekle bütün bunlara küfretmektedir. Acaba, devlet bu büyük küfürbazlığa ne zamana kadar müsaade edecektir? Acaba bu devlet, milletim dediği insanların en mukaddes varlıklarına hakaret etmekten ne zaman vazgeçecektir?

Nerede bir imansız, Allah’ın gazabına uğrasa, ne zaman bir 23 Nisan, bir 19 Mayıs veya bilmem hangi gün olsa, devletin bütün ağızları en sunturlu küfürlerle Allah’ın nizamına ve Müslümanın dinine, namusuna karşı hücuma geçerler

Devlet, bu laiklik hastalığına tutulan dinsiz imansız sürülerin sokakları doldurup Müslümanların her şeyi demek olan şeriata küfrettirmeyi önleyemezse, bizlere de nefsi müdafaa hakkı doğmaz mı?

Bizler asayişi bozmak taraflısı değiliz. Bizler bu topraklarda kan dökülmesini istemiyoruz. Fakat bizden olduğunu bir türlü ispat edemeyen bu devlet de, bütün dünya da bilir ki; Allah göstermesin, Kur’an uğrunda fiili bir mücadeleye icbar edilirsek, kâfirlerin dünyaları, başlarına zindan olur, pis canlarını cehenneme gitmekten kurtaramazlar.

Biz hükümetin başı olan sizlerden bu küfürbazlığa bir son verdirmenizi ve her vesile ile inançlarımıza hakaretler yağdırılmamasını, bilhassa bunu vergilerimizce beslenen devletin selahiyetli ağızlarıyla yapılmasının önlenmesini talep ediyoruz. Yetmiş senelik TC idaresinin bir tek defa olsun bu milletin hükümeti olduğunu ispat etmesini sizlerden görmek istiyoruz.

Son sözümüz ‘Hasbünallahi ve minel vekil’dir. (Burada ‘Bundan sonra yapacağımızı ancak Allah bilir ‘demek, istiyor. M.E.)

Aczmendi Mensupları Namına/H. Müslüm Gündüz.”

Müslüm Gündüz, bu mektubu gönderdiği zaman Süleyman Bey başbakandı. Hacı TÖ öleli birkaç gün olmuştu. Müslüm Gündüz, mektubunun bir örneğini APS ile Aziz Nesin’e de yollamış. Aziz Nesin, o zaman günlük çıkan Aydınlık’taki köşesinde, bunu 11 Haziran 1993 günü yayımlamış. O günlerin dağdağası içinde, mektubu; görmemiş, okumamıştım. Aziz Nesin, “Aydınlık”ta çıkan; yazılarını “Bir Avuç Aydınlık”ta toplamış, bu yazısını da almış.

Araştırmacı yazar dostum Mustafa Coşturoğlu, bu yazıda geçen “Müslüm Gündüz’ün Mektubu”nu değerlendirmemi salık verdi. Ben de mektubu, Adam Yayınları’nda çıkan “Bir Tutam Aydınlık”tan aldım. Aziz Nesin, mektubu yayımladıktan sonra, şöyle diyor:

“Bu mektuba karşı hiçbir tepkinin gösterilmemiş olması, devleti gerici ve bağnazların kanser gibi sarmış olduğu yolunda kuşkunun çok ötesindeki düşüncemi pekiştirmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (bir ay sonra artık başbakan değildir, Hacı TÖ’nün yerine, gönlünde yatan Çankaya’ya çıkıp oturmuştur. M.E.) İsmet Paşa gibi, devlet kavramına değer veren, devleti kutsal sayan bir kişi izlenimi veriyor konuşmalarıyla. Nasıl oluyor da devletin aşağılanmasına ve tehdidine bu ölçüde izin veriyor? Bunu anlamak gerçekten zordur.

‘Laiklik hastalığına tutulmuş dinsiz, imansız sürüler!..’ Yenir yutulur bir aşağılama değil bu. Devlet önce kendini korumalıdır. Kendini bile koruyamayan devlet beni nasıl koruyabilir? Devletin beni koruması da, ilerde yazmayı tasarladığım bir gülmece öyküsünden başka bir, şey değil.”

Devletin Aziz Nesin’i de, Sıvas’ta cayır cayır yanan 37 canlıyı da kurtaramadığı, 2 Temmuz 1993’te çıktı ortaya. Çankaya’ya yerleşen Süleyman Bey, kurtarmak için ne yaptı? Ne dedi:

Askerle halkı karşı karşıya getirmeyin, sözünü söyleyip söylemediği yolunda bir açıklaması bile olmadı sanıyorum! Doğan Güreş de, o da sus pus oturdular, yanlış mı? Yarına, bir Asım Bezirci mi kalacak, bir politikacı Süleyman Bey mi? 1950’de başlayan gerici kıpırdanmalar, 1960’tan sonra, AP döneminde yüreklendi. Türkiye cami avlusunda takke giyen ilk başbakanı da gördü.

148, o sonradan çıkan boynuzdur! Siz kulağa bakın kulağa. Bir Fadime Şahinçıktı da foyalar dökülüverdi ortalığa bir bir. 148, ne dedi RP’ye girenlere:

RP’ye girenler, bunun yararını mezardan (gömütten) sonra görecekler! Çocuk kandırmanın böylesi görülmedi.

Tarikatlar sorularına da yanıt vermiyor, niye versin ki, ne diyecek ki? Siz, sevgili okurlar, yarından sonra başlayacak oruç ayında, nasıl din sömürüsü yapıldığını gözden kaçırmamaya çalışın! Politikacıların iftar sofraları, bunların, başında gelir!