Cumhuriyet okuru Naci Tataroğlu, Mersin'den yolladığı 7 Nisan 1993 günlü mektubunda, fıkralar anlatmış. Şöyle diyor:
"Bu mektubu daha önce yazmayı düşünmüştüm. Ne var ki sayrıevinde bir kolumda serum, diğerinde kan şişesi kıpırdayamıyordum. O nedenle geciktim.
1930 yıllan, çocukluğumda ilkbahar aylarında kurumuş iğde çalısının dikenlerine 'Nevruz' çiçeklerini takar, ev, ev:
'Hay tapıya tapıya/Kılavuz geldi kapıya/Az verenin kızı/Çok verenin oğlu olsun..' diye diye gezer, bulgur, yağ, sızgıt (kavurmanın doldurulmuşu) toplar, ertesi gün kıra çıkar pilav pişirir, yer eğlenirdik. Bunun Nevruz bayramı ile bir ilişkisi olduğunu bilemiyorum. Nevruz bayramı günlerinde sayrıevinde çocukluk yıllarımın anısı olarak anımsadım. Sağlıklı olsam, belki de anımsamazdım.
Varan iki:
Anlatacağım İzzet Hoca diye bilinen ‘Amca’ dediğim Bektaşi dedesine ait.
Köyde Mahmut adlı delikanlı bir kıza sevdalanır. Kıza yaklaşmak ne mümkün. Deve dişi gibi kardeşleri var. Umarı İzzet Hoca’ya muska yazdırmakta bulur. Atar omuzuna bir kısır (yavrusuz koyun) İzzet Hoca’nın evine gelir. Umarsızlığını hocaya anlatır; İzzet Hoca dinler; muskanın bir faydası olmayacağını bile bile, gence acır. Kısırın da hatırı vardır. Alır kalemi eline gelibardı mürekkepli hokkaya batırır, cifreyi (karmakarışık yazı) başlar yazmaya:
‘Belli ki esiyor başında kavak yelleri,/Sana kız mı verir, şu kafirin dölleri!
Hamiş:
Oğlum Mahmut/ Avcuna ossur/ Burnuna tut!’
Ben bunu iktidar sevdalısı bizim Sosyal demokratlara yakıştırdım. Siz kimlere uyarlarsanız, uyarlayın. Sevgi ve saygılarımla."
Önce Naci Tataroğlu’na geçmiş olsun! Mektubunun üzerinden bir aylık bir zaman geçti ama, politikada önemli gelişmeler oldu. 17 Nisan günü -Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümünde- Hacı TÖ öldü! Çankaya boşaldı. Süleyman Bey, oraya soyundu! Sosyal demokratların durumu, öyle pek kötü sayılmaz. Hinthorozu, gerçek devlet adamlığını, parti önderliğini gösterdi. Kamuoyunun bir numarada gelen Çankaya adayıyken sanki Çankaya’yı elinin tersiyle itti. Bunu da SHP'nin geleceğini düşünerek yaptı. Onu başsız bırakmadı!
Tataroğlu’nun mektubunda bilmediğim birkaç deyim, sözcük geçiyor. Ozan Ali Yüce’yle telefonda konuşurken, sordum. O biliyormuş "kalemi gelibardı mürekkepli hokkaya" batırmanın ne demek olduğunu. Eskiden, mürekkep hokkalarının içine feslerin püskülü gibi iplik konurmuş, iplik mürekkebi emsin de, çabuk bitmesin diye. İplik çok zaman, kalemin ucuna takılır, yazıyı bozarmış. Hoca, öğrencilerine "Bunu şeytan yaptırıyor!" dermiş. Ali Yüce de bir "muska" öyküsü anlattı, şöyle:
Bir genç askere gidiyormuş, kendisine mermiler değmesin diye, hocaya gidip muska yaptırmış. Hoca, bir şeyler yazacak yerde, muska yerine sabun sarmış. Yedi kat muşambaya sarılı sabunu gence vermiş:
Hadi artık, sana kurşun işlemez! demiş.
Genç savaştan savaşa girmiş; hiç yaralanmamış. Savaşa ara verilmiş; genç, böylesine kuvvetli bir muskaya hocanın ne yazdığını merak etmiş; açmış, muşambanın katlarının içinde, bir sabun kalıbı! Çok şaşırmış. Sonra başlayan savaşta, ilk .kurşunda vurulmuş! (Süleyman Bey'in her sabah Hacıbayram'a taşınması yetmez; boynuna bir de muska takmalı ki, o zaman olur!)
Günlerdir Anadolu'nun çeşitli yörelerine gidiyor, konuşmalar yapıyoruz. Jülide Gülizar, Ceyhan Mumcu birlikte Akşehir'e gittik. Orada Uğur Mumcu anısına yapılan toplantıya katıldık. Gezimizde, Celadet Candar da vardı. Ardından, Söke'ye gidip konuştuk, Prof. Mustafa Altıntaş, Ali Nejat Ölçen'le birlikte, 5 mayıs günü Ankara’da Harb-iş salonunda, Mülkiyeliler Birliği’nin düzenlediği "Uğur Mumcu'yu Uğurlarken" konulu toplantıyı izledim. Gençlerin dinletisi, duygu yüklüydü.
Orada, toplantıdan sonra, halk ozanı Kut Haşan Gören, bana Tunuslu Riyad Mahluf için kaleme aldığı dörtlüklerini verdi. "Canımız ” başlıklı bu dörtlüklerden birkaçı şöyle;
“Sevgili Mustafa Ekmekçi yoldaş/Riyad Mahluf yoldaşımız canımız/İnsanlığın derdi ortaktır kardaş/Hümanistlik, birlik ortak yanımız.
Riyad Mahluf Tunus halkının dostu/Vazgeçmez eylemden yüzülse postu/Sanma Uğur öldü, Mumcular sustu/ Susmaz gerçek yazar kahramanımız.
İsanlığın derdi ortaktır tezi, /Oral Çalışlar var, karşılar bizi,/Basının güneşi, ayı yıldızı/Gerçek yazar şerefimiz şanımız.
Kul Hasanım, Riyad ile görüştük/Aşık maşuk kucaklaştık sarıştık,/Asalağa karşı birlik savaştık /İnsan, emek imanımız dinimiz..."
6 Mayıs Perşembe, Denizlerin asılışının 21. yıldönümüydü. O gün, Hüsnü Göksel’in ODTÜ'de, "Aydın sorumluluğu" konulu konuşmasını izleyecektim, olmadı. Aynı saatte, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde benim konuşmam vardı, orada gençlere basını anlattım... Daha önceleri İletişim Fakültesi'nde Uğur Mumcu, Emin Çölaşan konuşmuşlar. Defteri imzalarken gördüm.
O gün akşamüstü, Kimya Mühendisleri Odası salonunda Halil Çelenk'! dinledim, ölüm cezalarının adaletsizliğini. Denizlerin nasıl asıldıklarını anlattı. Gözyaşlarını içine akıtıyor, ağladığını belli etmemeye çalışıyordu!.
9 Mayıs 1993, Cumhuriyet