Bu “Ankara Notları"nı yazacağım sırada, bir koyun meliyordu. Az sonra meleme kesildi! Pencereye baktım, koyunun ayağındaki ipleri topluyordu bir adam. Biri bayan, birkaç kişi ayakta, kurbana bakıyorlardı.
Çocukluğumda, bayramları köye, Hatice ya da Fadime halama giderdik. Hatice halamın koyunları, kuzuları, oğlakları vardı. Küçük kardeşim Nazmiye, oğlakları çok severdi. Oğlağa “botçon" derdik, ne demekse! Onlardan ayrılmak bir sorun olurdu.
(Çankaya’da, kesilen koyun iple ağaca asılmıştı, derisi yüzülüyordu, pencereden görüyordum artık.)
Hiç unutmam, Hadim ilçesine, İstanbul'dan bir köylümüz gelmişti; yıllarca İstanbul’da kalmış. Neden sonra doğup büyüdüğü yerleri özlemiş gelmişti. Memur giyimliydi, ilginç bir yanı, kasap dükkânlarının önünden geçemiyor, oraya gelince yolunu değiştiriyordu.
Nasıl olur, ayaklarından asılmış koyunları böyle sergilersiniz? diyordu.
Herkes ona gülüyor, dediklerinden bir şeycikler anlamıyordu. Çok kalmadı, gitti. Belki de gelip geleceğine pişman oldu!
Almanya'da Berlin'de dolaşırken, aylardan oruç ayıydı. Arkadaşlara sordum:
Geceleri davul ne çalınıyor mu?
Yok öyle şey! yanıtını verdiler. Burada, herkesi rahatsız edecek bir şey yapamazsın. Cezası var. Ezan da, caminin dışına ses yükseltirle (hoparlörle) yayılmaz...
Almanya’daki işçiler, kurban keserken oldukça zorlanıyorlarmış. Açıkta kesemiyorsunuz, Çankaya'da olduğu gibi. Böyle bir kurban kesimini, Alman “Stern" dergisi, diline dolamış. Emekli elçi dostum Sacit Somel anlattı Stern’de çıkan resimle yazıyı. Şöyle dedi:
Kollarını sıvamış, takkeli bir adam, hayvanın gözleri kaymış, yerde yatıyor. Yerler kanlar içerisinde. Resmin üzerinde şu yazılar (Türkçe, Türklerden öğrenmişler): “Türk’’, “Barbar", "Orospu" sözcükleri, keçe kalemle yazılmıştı...
Almanlar, Türklerin böyle ortalıkta koyunları, danaları boğazladıklarını görünce, yetkililere başvurmuşlar. Türkler artık açıkta koyun, kuzu kesemez olmuşlar. Bu kez, ne yapsınlar? Kurbanlarını evin banyosunda, tuvaletinde, balkonunda kesmeye başlamışlar. Ondan da apartmanlarda oturan komşular yakınmışlar:
Bizim üst katta oturanlar hayvan boğazlıyorlar! diye.
Yine Sacit Somel söylüyordu, şöyle diyordu:
Sabahları koyunların “meee..” diye seslerini işittikçe içimiz parçalanıyordu! Bu denli ilkel yöntemlerle kesiyorlar. Biz hep düşünüyoruz; Batı'da, hiç olmazsa hayvanı uyutuyorlar, bilmem ne yapıyorlar. Ne ilkellik bu! Sonra da Müslümanlık merhametinden filan bahsederler. Bizim Bilkent'te öğretim üyesi olan küçük oğlumuz -adı Selçuk Akşin Somel- böyle bir kurban kesimini görmüş, o günden beri ağzına et koymadı!
Yine Almanya'dan bir anı: Almanya'da yaşayan ressamlarımızdan Aydın Karahasan anlatmıştı. Aydın Karahasan, ressamlığı yanında bir zamanlar, çevirmenlik de yapmış. O anlattı: Almanya'da yaşayan işçilerden birini, bir gece evine giderken, birkaç Alman sıkıştırmış, dövmek istemişler. Türk işçi, kendini savunmak için, yanında taşıdığı kocaman bir bıçağı çekmiş; sıkıştıranlar kaçmışlar, ancak olay yerine polis geldiğinden, bizim işçi bıçağı ile birlikte yakalanmış. Kaçanlar da bulunmuş olmalı, onlar. “Bu bize bıçak çekti!" demişler. Yargıç, Türk işçiye sormuş:
Böyle bıçak taşımanın suç olduğunu bilmiyor musun?
Efendim, ben bu bıçağı kasaptan et alırken, kasap başka bıçakla kesmesin diye taşıyorum. Kasaba veriyorum bunu, “Benim bıçakla kes!" diyorum, o da bununla kesip etimi veriyor.
Yargıç, kasabın tanıklığına başvurmuş:
Doğru mu anlattıkları işçinin? diye. Kasap:
Evet efendim, doğrudur! demiş. Yargıç, işçiye:
Bu kez sana ceza vermiyorum. Ama, bir daha bu bıçakla gelirsen, atarım içeri! diye öğüt verip bırakmış...
Geçenlerde Diyanet İşleri'nden kaynaklanmış bir haber vardı. Diyanet, “Kurbanda hayvanlara eziyet edilmesin, kesilecek hayvan uyutulsun!” mu ne diyormuş. Bu tartışmalıymış. Batı'da, ABD’de elektrik şokuyla domuzlar bayıltılıp, ondan sonra kesiliyor.
Bir de domuza pis derler; hayvanlar içinde pisliğinin üzerine oturmayan tek hayvanmış domuz. Geçenlerde BBC'de uzgöreçte (TV’de) izledim, konuşmacı domuzların çok zeki olduklarını söylüyor, “Futbol oynayabilirler!" diyordu. Domuzlar, sirklerde en yetenekli hayvanlar arasında sayılırlarmış...
Hacca gidenlerin, kurbanlarını Türkiye'de -bir yerine iki tane- keserek, yoksul halka vermelerini söyleyen bilgin Hamdi Kasapoğlu’nun görüşlerini yazdım, kimseden çıt çıkmadı.
Hacda da, türlü rezillikler döndüğünü kimse açıklamıyor. Hacca, eşi ile baldızını götüren bir yurttaş, onları bir taksiye bindirmiş, “Şeytan Taşlama"ya gidecekler. Şoför bir ara arabayı durdurmuş, hacı adayına “Arabayı biraz iter misin?" demiş. O inince de gazlayıp kansını, baldızını kaçırmış. On beş gün sonra da getirip bir yere bırakmış. Arap bu, dinler mi? Kim kime ne anlatabilir?
Kurban, ölüm cezalarıyla da yakından ilgilidir. Müslüman ülkeler içinde hiç ölüm cezasını kaldıran var mı? Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, faşizmin kurbanlarıydılar.
(Bir koyun daha dışarıda meliyordu!)
11 Mayıs 1995, Cumhuriyet