6 temmuz cumartesi akşamı Kuzey Kıbrıs’ta, “Yenidüzen" gazetesinin köşe yazarlarından Kutlu Adalı alçakça öldürüldü. Kimi gazeteler. "Kıbrıs'ın Uğur Mumcu’su öldürüldü" diye yazdılar.
Baştan söyleyeyim: Kutlu Adalı, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye ile birleşmesine kesinlikle karşıydı. Daha önceleri olduğu gibi, Güneyde kalan Rumlarla birlikte barış içinde yaşamadan yanaydı. Yazılarını, gerçekten Uğur gibi, doğru doğru dosdoğru yazardı. Bugün Kıbrıs’ta, Rumlarla federasyon istermiş gibi davrananların bir bölüğü var ki yalan söyler. Bunlar, koltuklarını korumak için federasyondan yanaymış gibi görünürler; gönüllerinde yatan, Kıbrıs’ın bölünüp, kuzeyinin Türkiye’ye yamanmasıdır. Kutlu’nun öldürülmesi ile ilgili olarak söyledikleri de yalan, döktükten gözyaşı da timsah gözyaşları...
Kutlu Adalı 1936 doğumluydu, 60 yaşında! 1960’ta, Rumlarla birlikte oluşturulan “Kıbrıs Cumhuriyeti" kurulduğunda, şimdi Cumhurbaşkanı olan Rauf Denktaş. Türk Cemaat Meclisi Başkanı’ydı. Kutlu Adalı uzun yıllar, Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğünü yaptı. Rauf Denktaş’ı çok yakından tanıyordu. Denktaş aynı zamanda, o yıllar Kıbrıs’taki Türk Direniş Örgütü’nün de başı mıydı? Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’tü.
1960’ta, Kıbrıs’ta “Cumhuriyet" adında bir gazete yayın yaşamına başladı. Gazetenin sahibi Ayhan Hikmet’ti, yazar arkadaşı da Ahmet Muzaffer Gürkan. Bunlar, “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin yaşamasını istiyorlardı. 1962 yılında, 23 nisan gecesi, bu iki yazar yataklarında öldürüldüler. Cumhuriyet gazetesi de bir daha çıkmadı. Ayhan Hikmet’le Muzaffer Gürkan çok seviliyorlardı okurlarca. Türkiye'de 27 Mayıs olmuştu, Türkiye'den Kıbrıs’a 300 bin dolar yardım geliyordu. “Halk Partisi" adında bir siyasal parti, sosyal demokrat eğilimli, ama muhalefette. Ayhan Hikmet’le Muzaffer Gürkan da öyle. Onları kimin öldürttüğü herkesçe biliniyordu. Öldürenler, cezaevine girmediler. Kıbrıs’ta hâlâ dolaşıyorlardı. Ayhan Hikmet, öldürülmeden önce Cumhuriyet'e “Denktaş Bey tarih yazıyor!" başlıklı bir yazı yazmıştı...
Kutlu Adalı, Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye’ye yamanmasına karşıydı, dedim, buna “entegrasyon" diyorlar.
Kutlu Adalı, Yenidüzen gazetesinde haftada üç gün köşe yazısı yazıyordu. Sütununun başlığı “Mavi Kıbrıs Notları"ydı. Yazılan salı, perşembe, bir de cumartesi günleri çıkardı. 1974’ten sonra, yakından tanıma olanağı bulduğu Rauf Denktaş’a karşı yazılar yazmaya başladı. Ölümünden iki gün önce, 4 Temmuz 1996 perşembe günü çıkan "Sopa ve Sıpa" başlıklı yazısında özetle şöyle diyordu:
"Anavatan-Yavruvatan politikasından vazgeçmeliyiz. Bu politikanın ruhunda acındırma vardır, acizlik vardır, sızlanma vardır, dilenme vardır, tembellik vardır, kolaycılık vardır, hazırlopçuluk vardır, Ana’nın memesindeki sütü, emme basma tulumba gibi emerek sömürme vardır, tokat vardır, tekme vardır, baskı vardır, sopa vardır, ama kişilik, kimlik, gurur, onur yoktur.
İnsan Anavatan-Yavruvatan politikasına yattı mı politika, siyaset üretemez, kültürü de yok olur, toplumsal yapısı da, kendine özgü yasatan, kuralları, tüzükten giderek yok olur. Anavatan hukukuna teslim olur. Köylüsünden askerine, manavından memuruna, öğrencisinden öğretmenine, polisinden aşçısına, bakkalından bankacısına, makinistinden işçisine, hacısından hocasına, gazetecisinden gazetesine, adı suçlusundan malı suçlusuna devletin yapısı değişir. Devlet dediğin kuruluşun başı dik olur. Siyasal ve bağımsız erk sahibi olan halkı, nüfusu, başkanı, hükümeti, meclisi, kurum ve kuruluşları olur. Dış denetlemelere, baskılara, dayatmalara bağlı olmaz. Devlet başkanı kendi devletini temsil eder. Devlet adamı, kendi yönetimi altında örgütlenmiş halkına karşı sorumluluk duyar. Ülkesinin değerlerini korur, üretimini başkalarına teslim etmez, tüketici durumuna düşürmez. İnsanını yoksullaştırmaz, göçe zorlamaz, nüfusunu eritmez, gelen Türk giden Türk demez. Halkına değer verir, halkına saygı duyar, halkını yüceltmeye çalışır, ezdirmek için politika üretip koltuk işgal etmez. Bir devlet başkanı Anavatan-Yavruvatan politikasına yattı mı, elim de kaybeder kolunu da. Çok sürmez, boynunu da kaybeder, ne devleti kalır, ne cemaati, ülkesini kaymakamlar valiler yönetir, han kapısına dönmüş yavruvatanın her köşesinden ahlar vahlar baykuş sesi gibi acı acı yükselir.
Anavatan-Yavruvatan politikası, gelen Türk giden Türk, ölen Türk öldüren Türk politikasını doğurmuştur. Bu politikanın altında ezilen halk sesini çıkaramaz, özgürlüğünü, bağımsızlığını, kimliğini, kişiliğini göremez olmuştur. Şairler bile Anavatan edebiyatı içinde eriyip gitme zaafına düşmüşlerdir. Dikkat edilirse ‘ah, vah’ sesleri hep adi suçlar, hırsızlıklar, soygunlar, kaçakçılıklar, tecavüzler, cinayetler arttıkça yükseliyor. Devlet yok olmuş, nüfus eriyip gitmiş, değişime uğramış, kimse ağzını açıp ‘ah vah' etmiyor... Adi olaylar karşısında ’ah-vah’ çekeceğimize kişiliğimize, kimliğimize, özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız.
Geçen hafta 'Anavatan-Yavruvatan, gelen Türk giden Türk' politikasıyla uyutulmuş, maaşa ve yardımlara bağlanmış halktan yine ‘ah vah' seslen yükseldi. Kimin nasırına basıldı, kim öldürüldü, kaç bıçak darbesi yedi, diye günlük toplumsal dedikodu altında merakımızı gidermeye çalışırken bir de ne görelim bir şehit kızını kaçırmışlar, tecavüz edip kaçmışlar! Herkes işini gücünü bıraktı 'F' adlı şehit kızının Filiz mi, Fidan mı, Feride mi, Feriha mı, Fatma mı. Fatoş mu, Firdevs mı olduğunu öğrenmeye koyuldu. Herkesin merakı, nasıl oldu, kim yaptı, nasıl yaptı?
Böyle şey olur mu?
Olur, daha da olacak!"
Kutlu Adalı’nın yazısını okurken, sanki kendi öldürülüşünü yazıyormuş gibi geldi bana. Yanılıyorsam ilgilisi açıklama yapsın! Soruyorum: Kutlu Adalı'yı kimler öldürttü!